Başlangıçların hikayesi

“Mit” ya da “mitos” bir zamanlar “hakikat” demekti, başlangıçların hikayesi, şarkısı, şiiriydi. Bize tek gerçek hikayemizi, neden ve nasıl “burada” olduğumuzu anlatıyor, kendine özgü, kapalı diliyle “hakikaten var olduğumuzu” söylüyor, doğmayı, büyümeyi ve ölmeyi öğretiyordu. Derinlerine belki hiç ulaşılamayan, katman katman, bir tohumu andıran diliyle… Bazı şeyler kendilerinden başka bir şeyle anlatılamazlar, başka dillere, sözlere taşındıklarında zaman dışılıklarını yitirirler.

“Bana Nyagradha ağacının meyvesini getir,” der Uddalaka, oğlu Svaketu’ya. “Kır onu. Ne görüyorsun?” “Tohumları, neredeyse görünmeyecek denli küçük tohumları,” diye yanıtlar oğlu… “İçlerinden birini kır. Şimdi ne görüyorsun?”… “Hiçbir şey.” “İşte o gördüğün, bu ağacın özüdür.” (Upanişad’lardan)

O kadim zamanların insanları — herhalde son mutlu insanlar— kendilerini upuzun, kanlı bir tarihin ürünü ya da sonucu olarak görmüyorlardı. Bitimsiz var oluşun, sürekli bir oluşun, herşeyin onda birleştiği bir bütünün içindeydiler. Henüz ebedi sürgünleri başlamadığı için dünyanın merkezindeydiler, yanıtları ya da anlamları yitirmedikleri için soruları yoktu, toprağı sahiplenmeyi bilmediklerinden ondan koparılmamışlardı. Onların zamanı bir hedefe doğru ilerlemez, akıp geçmezdi. Döngüler, çemberler çizer, tekrarlar ve yeniler, duraksar ve devam ederdi. Her sonu bir başlangıç izlediği için, sonsuzluk her anda, her yerde, her şeydeydi. Dünya hep aşınıyor, eskiyor, çürüyor ama hep yenileniyordu da… Tıpkı güneşin, her gün yeniden, sessizce, muhteşem bir parıltıyla doğması,gönül rahatlığıyla kendi yoluna koyulması gibi.

(İnsan yüreği bir aynadır, derlermiş eskiden. Sonsuza dek tutmak istediği görüntüyü arayan, taşla yaşıt bir ayna. Elmas sertliğinde, sırları dökülmüş. Aynı çamurdan biçimlendirilmiş, dünyanın yüreğiyle… Belki bu yüzden, yürek rengi bir resim dünya.)

Artık unutulmuş dillerde, “gün” ve “dünya” aynı sözcükle ifade ediliyordu. Yeni gün, yeni bir dünya demekti. Dünyadaki her şey gibi, insan da sürekli yeniden yaratılıyor, başlangıçların zamanına geri dönerek, o ilk ,en eski ve hakiki ayinini yineleyerek yeniden doğuyordu. “Günümüz” insanı, bir tarihi, ve devleti olan, kavramları, aklı, özel mülkiyeti vb. vb. icat etmiş günümüz insanı içinse, “mitos” çoktan hakikatini yitirdi, tam tersine çevrilerek, parıltılı “söylencelere,” rengarenk, çocuksu hikayelere dönüştü. En eskilerden bize kalansa yeni yıl kutlamaları, bahar şenlikleri,ölülerle buluşup vedalaştığımız günler, geceler, karnavallar, eskinin bütünüyle yok edilebilmesi için gereken arınma, ateşle, suyla, kanla ya da kurbanla arınma ayinleri, geçmişte ya da gelecekte gizlenen altın çağ düşleri… Sınırlı insan hayatının, sonlu ve biricik kişisel yazgının ötesine, ölüm bilincinin kapattığı ufkun ötesine geçebilme yolunun, biricikliğinden vazgeçmek, parçalanıp dağılarak,bütüne, yaşamın sönmeyen ateşine katılmak olduğuna dair çok eski bir sezgi.

(Bütün bu imgelerin, seslerin, maskelerin gerçeğin üzerine atılmış bir örtü olduğunu hatırlıyorsun. Işık ve karanlıkta, ölüm ve yaşamla ilmik ilmik dokunmuş bir örtü. Sessizliğin içinde yavaş yavaş duruluyor sis, tülden perde yırtılyor, zaman sana doğru yalınayak adımlarla ilerliyor,sonsuzluğun içinde, yavaş yavaş yeniden yaratılıyor sessizlik. Bazı şeyler ancak yürekle kavranır, içi kan dolu bir yürekle.)

“Ben olmuş ve olacak her şeyim ve bugüne dek yüzümü hiçbir ölümlü maskesiz görmemiştir,” diye yazar bir Osiris tapınağında. Osiris, ölümün ve yeniden doğumun tanrısıdır, Dionysos gibi. Dionysos da hep maskelidir, bazen erkek bazen dişi olarak görünür,deli — tanrıdır, hep ölmekte ve yeniden dirilmektedir. İki tanrı da parçalanmıştır.

20 Mart. Gece. Zürih’te, yarısı göçmen, yarısı “buralı” bir topluluğa newroz mitolojisini, daha çok yeniden doğuş ve kurtuluş mitlerini anlatmaya çalışıyorum. Kafam darmadağınık. Az önce işitmişim gaz bombalarını, gerçek mermileri ve gerçek ölümleri… Ragıp’a ve Büşra Hanım’a istenen cezaları… Duvarlarda Amed’de, Colemerg’te çekilmiş Newroz fotoğrafları… Gözüm nedense kalabalıklara, halaylara, ateşin üzerinden atlayanlara değil de bir başına sigarasını içen adamın portresine takılıyor. Gözleri, dinç, keskin hatlı yüzünden daha ihtiyar… Belli ki defalarca atlamış ateşin, pek çok ateşin üzerinden… Fransız fotoğrafçı, “Kürtlerin Kürt olduklarını gösterme biçimi” diyerek tek cümlede özetliyor Newroz izlenimlerini…

21 Mart. Geceyarısı. Ateş canlanıyor ama halay “oralardaki” gibi değil. “Ankara’da bir newroz kutlamasına katıldık diye beşer, onar yıl cezalar aldık,” diyor yanımda duran gencecik biri. Romanlarımı mülteci kampında okumuş. Birlikte atlamayı teklif ediyorum, ama isteksizliğini hissediyorum. Benim duraksamamsa ne sakat boynumdan, ne de korkudan, diyorum kendime, geleceğe doğru atlayacak gücüm kaldı mı?

(Yazı gecikti, belki Newroz’u geç kutlamak da yasaklanmıştır artık Türkiye’de!) Gene de, her şeye, her şeye rağmen… Bazı şeyler ancak yürekle kavranır, içi kan dolu bir yürekle: Newroz piroz be. By Özgür Gündem