Sayılar, kuyular

1. Üçüncü beşinci denememden sonra neredeyse pes etmek üzereyim. 4000 vuruşluk bir köşe yazısına, Türkiye’nin gerçeğini, “cezaevleri ve infazlar gerçeğini” sığdırmak mümkün değil. Sırf sayılar vererek, istatistiklerden alıntılayarak, istenen, biçilen akıl almaz cezalara örnekler göstererek bile değil. İnsan acısını sayıya vurmanın mümkün olmayışı gibi… Üstelik sanki sayılar da reddediyor işbirliği yapmayı, köşe yazılarına, sayfalara sığmıyor, birbirleriyle itişip kakışıyor, sürekli değişiyor, başkalaşıyorlar… Sanki son cümleyi kurmamı, son sözü söylememi istemiyorlar. Gene de devam edeceğim. Türkiye okurunun büyük çoğunluğunun, Kürt meselesi üzerine söylevler verenlerin (kim vermedi ki!) bile bu sayılardan haberdar olmadığına, olması gerektiğine inanıyorum.

Olanca iyi niyetimle, bu sayıların çıplak gerçeğini görenlerin, artık tartışılması gereken tek kavramın faşizm olduğunu da göreceğine inanıyorum belki. (Sayıların hem gizleyip hem gösterdiği insan gerçeğine bakmayı okura bırakıyorum bir kez daha…) Cezaevlerine giderek artan sayıda sayfalarını ayıran tek tük gazetelerin okurları ise, bir yıldır aralıksız süren tutuklama haberlerini çoktan kanıksamış, kaçınılmaz bir göz aşinalığı içinde akıldışı olanı rasyonalize etme aşamasındalar—aşamasındayız. Ne yazık ki, saçmalığı, absürdlüğü, sıradanlığı, hatta deyim yerindeyse, ayağa düşmüşlüğü, trajediyi trajedi olmaktan çıkarmıyor. Belki tam tersi, adını ve hak ettiği saygıyı ondan çalarak, daha da haksız, dayanılmaz, katlanılmaz kılıyor. Bir insanın, temel, sorgulanamaz haklarından birini kullandiği için, siyasetle uğraştığı, bir partinin ya da sendikanın üyesi olduğu, ders verdiği, yasal bir gösteriye hatta açilış kokteyline katıldığı için apar topar alınması, itilip kakılarak, kelepçelenip soyularak cezaevine tıkılması, neyle suçlandığını, ne kadar kalacağını bilmeden hayatından kopartılması, başka pek çok sıfatın yanısıra trajiktir. Bir gazetecinin mesleğini yaptığı, söz gelimi bir vicdani retçiyle söyleşisini yayımladığı için yirmi yılla yargılanması, başka pek çok nitelemenin yanısıra, kişiseli çok aşan bir trajedidir. Onunla birlikte hepimiz yargılanmakta, susturulmakta, kutsal bir cümleyi,ëartık öldürmek istemiyorumí cümlesini kurmaktan alıkonulmaktayız. Üstelik günün birinde kafası atıp aynı gazeteciye bir kaç kurşun sıkacak bir ëdelikanlınıní büyük olasılıkla daha az ceza alacağını da öğrenmiş durumdayız! Ya da söz gelimi, bir gazeteci, yakınları F16’larca bombalanarak,yakılarak, parçalanarak öldürülen biriyle görüştüğü için yargılanıyorsa… “En temel hak olan yaşama hakkı” gibi cümleler için geç bile kalmış olabiliriz.

2. Hangi sayıyı seçmeli, askeri vesayet gibi işkencenin de bittiğine inananlara hangi sayıyı sunmalı? 24 karakolda 24 ölüm! Attıbuçuk yıl! Basının deyimiyle “feci şekilde dövülüşülüşü ekranlara yansıyan” bir kadına savcıın istediği ceza!

3. Sayıların değişkenliği: Adalet Bakanlığı cezaevindeki mahpus sayısını 131 bin olarak verdi. Aralık başında bu sayı 124 bin civarındaydı. Geçen hafta 107 olarak yazdıiım tutuklu gazeteci sayısı bir DİHA muhabirinin daha tutuklanmasıyla 108’e yükselmiş. Bunların en az 70 kadarı DİHA, Azadiya Welat, Özgür Gündem çalışanları, yazarları… Ağrı’da “halkı askerlikten soğutma” gerekçesiyle tutuklanan vicdani retçi Halil Sevda da köşe yazıyordu. Kısacık biyografisinden öğrendiğim kadariyla cezaeviyle tanıştığında daha 19 yaşındaymış, yardım yataklık, örgüt üyeliği gibi suçlamalardan upuzun cezalar almış.

4. Bir sayı daha: 12. 2012’nin ilk iki ayında 12 er, kesinlikle “soğumamamız” gereken askerlik görevini yaparken şüpheli biçimlerde ölmüş. Kürt, Alevi, Ermeni erlerin diskolarda ya da nöbet yerlerinde art arda ölmelerini sorgulamak, askeri vesayetin bitişinin, askere teslim edilmiş silahla neler yapıldığını sorgulamak olduğunu öne sürmek… Emin değilim, birkaç yıl da olabilir, savcı KCK’ye sokarsa 20 de…

5. Seyhan Doğan göz altına alındığında 14 yaşındaydı. Askerler onu öylesine dövmüşler ki, elleri acımış. Botlarıyla vurmaya devam etmişler. Onunla birlikte göz altına alınan küçük kardeşi Hazni, Seyhan’ı filistin askısında mosmor görmüş. On yedi yıl sonra Hazni taşları elleriyle çıkararak ağabeyinden kalan kemiklerebir kuyunun dibinde ulaştı. İşkenceyle öldürilmüş, yakılmış, bir kuyuya atılmış insanlar… 14, 16, 19, 20 yaşlarında… Cinayetlerde görev alan bir uzman çavuş da “artık öldürmek istemiyorum” dediği için kazan dairesinde kazana atılmak suretiyle yakılmış.

Tek bir cümle: İnsanlık gibi, vicdan gibi sözcüklere burun kıvıranlara… Günün birinde bu sözcükler gelip sizi de bulacak. Tek temennim, bulduklarında tanınmaz halde olmamanız… By Özgür Gündem