Başlangıçlar

“Başlangıçta söz vardı”, der insanlığın kadim, kutsal metni… Herşey sözlebaşladı: Ol! Var ol! İnsanın eski, ortak, en kutsal çabası: Var olmak ve var etmek… Seni her an silmek, yok etmek, kendine benzetmek isteyen dünyaya karşı, sürekli, soluk alıp verircesine direnmek, bazen umutla, bazen umuda bile gerek duymadan karşı koymak: Ben varım. Buradayım, hala buradayım.

“Dünya” dediğimize gelince… Somutlaştırmaya başladığımızda, korkarım ki, sözcüklerin büyüsü kaçacak, çamura, suça, utanca bulanacaklar. Sistem, iktidar, düzen, iktidar ilişkileri ağı, her tür otorite… Kurumlar, egolar, çıkarlar, zorbalar, gururlar… Benzeri pek çok sözcüğün kuşatması altında, “insan ruhu” —tehli bir tamlama, biliyorum— diye yazmak, kör bir kuşu keskin nişancılar arasına salmaya benziyor.

(Kendimi bu dünyanın karşısında çoğu zaman hissettiğim gibi.) İnsanın, kendisini kuşatan her duvarı —bazen bizzat elleriyle inşa ettiği— eninde sonunda yıkması, en sağlam, en sarsılmaz görünen yapıları silkeleyip atması, en umutsuz koşullarda direnmesi anlaşılmaz görünür, insan ruhunu hesaba katmayanlara… Bencilliği, aç gözlülüğü, fırsatçılığı baştan tescillenmiş bu yaratığın, kendisini bir diğerine, bir düşünceye, kavrama, İnsan’a adamasının olanaksız görünmesi gibi. Ölene dek çıkamayacağı bir hücrenin duvarlarına adını kazıyan mahpusu, toplama kampında eline geçirebilldiği tek kağıt parçasına arkadaşının portresini yapan, idam riskini göze alarak aylarca saklayan tutsağı anlamak da kimileri için mümkün olmasa gerek… İktidardakiler, kendilerine bir süreliğine sunulmuş iktidarı tepe tepe kullananlar anlayamaz bunu. “Beni öldürebilirsiniz, ama yok edemezsiniz” cümlesini dillendirebilmek kadar işitebilmek için de, uçsuz bucaksız yollarından yürümek gerekiyor yeryüzünün…

İklim değişti, Sibirya iklimi oldu. Bu cümleyi yazdığım sabah, termometre eksi on yediyi gösteriyordu. Şimdi beş altı derece ısınmış hava. Soğuğun etkisi, aynı tropik sıcaklar gibi, ilk günlerde anlaşılmıyor. Her geçen gün, her saat artıyor, acımasızca çullanıyor insanın üzerine, gücünü tüketiyor, içten içe çökertiyor. Bir yabancı şehir hep ıssızdır ama şimdi bütünüyle insansız sanki. Kürklere, yünlere, kaz tüylerine bürünmüş, atkılara sarınmış —şık görünme kaygısı unutuldu artık, yalnızca genç kızlar hala özenli— yaşı ve cinsiyeti kestirilemeyen şekilsiz gövdeler bekleşiyor duraklarda. Yüzleri ölüm solgunluğunda, gözleriyse kıpkırmızı… Acıyla öksüren bir çocuğun ya da sahibi gibi sarılıp sarmalanmış, titreyen bir köpeğin bakışları ele veriyor, kanıksamak zorunda kaldığımız ızdırabı…Yere kadar kürkünün üzerine, göğsünde koskocaman bir haç işareti bulunan, beyaz bir önlük giymiş bir meczup avazı çıktığınca bağırıyor bomboş köprüde… Açlıktan çılgına dönmüş martılar üşüşüyor başına… Kimse durmuyor. Hava gerçekten soğuk, hele geceleri… Karanlık bastıktan sonra şehir savaş zamanlarını andırıyor. Baştan aşağı buz kesmiş bu dağlar ülkesinde sadece Kürtler yürüyor.

İklim değişti, epeydir değişmişti. Şubat—Mayıs arası, yani devletimizin barışmak için can attığı, askeri vesayetten kurtuluşumuzun kutlanıp yepyeni anayasamızın ilk kıpırtılarının hissedildiği dönemde, gazete haberlerinden tek tek toplayarak ulaştığım KCK tutuklamaları sayısı bini aşmıştı. Temmuzla beraber tutuklamalar arttı, hiç kesilmeden bugüne dek sürdü. Onar, yirmişer, kırkar siyasetçiler, gazeteciler, öğrenciler, akademisyenler göz altına alındı, büyük çoğunluğu tutuklandı. Gözaltı sayısının yüzü bulduğu operasyonlar medyada yer bulabildi. Sayı dört bine ulaştığında, Akdeniz iklimine geçtiğimiz yazıldı. Örgüt üyesi olmamakla beraber örgüt adına şunu bunu yapmaktan tutuklananların sayısı, üyelikten tutuklananların bir kaç katı… Gösteri ve toplantı yasasına muhalefet vb maddeleri, diğer örgüt davalarını da katarsanız, tüm dünyadaki “terör” suçlularının üçte birinin neden ülkemiz cezaevlerinde bulınduğu sorusu sanırım yanıtlanır.

Baştan aşağı buz kesmiş bir dağlar ülkesinde sadece Kürtler yürüyor… Biz varız, diyorlar, buradayız. Sizin tanımlarınıza sığdığımız kadarıyla var olmayı reddettiğimiz için buradayız. By Özgür Gündem