Düşünüyorum niye – III –

Biliyorum, metruk kabuklar gibi boş boş çınlıyor sözcükler, ölüm söz konusu olduğunda… (Bir ‘konu’ değil ölüm, ta başında kuşatmış sözü, derinlerine sızmış, dipten dibe oymuş onu.) Lekeli bir ayna her sözcük, içinden geçilmesi gereken, yanan bir vadi, çoktan sönmüş bir dünya. Baş edilmesi olanaksız bir kopuş, gerçekle imge arasında, anbean derinleşen bir yarık, bir uçurum. Kendi yazgımızı kurabilmek için biçimlendirmemiz gereken sarp uçurum. Söz ‘konusu’ olan cinayetse… (Üç nokta: belirsizlik, suskunluk, sınırları söylenemeyen’in… Yarıda kesilen, tamamlanamayan, kendi yolculuğuna bırakılan cümle.) Cinayetlerden sonra söze devam etmenin zorluğu, zorunluluğu… Ölüler sonsuza dek susmuşken…

Dağların karını taşıyıp getiren bu ışıksız, külrengi sabahta hangi cinayeti yazmalı? Arkadaşım Hrant, Roboski katliamı… Cinayet hakkında ne yazılır, nasıl söze dahil edilir bir katliam? Hiçbir bakışa, cümleye sığmayan, sözle sonlanmayan vahşet?

Roboski katliamı tanıklarının, kuru rapor dilinde okunduğunda bile paramparça eden cümlelerinden biri suskunlaştırdı beni: ‘Düşünüyorum niye… Bir türlü bulamıyorum.’ Kurbanların bir ömür boyu kurtulamadıklar insafsız soru: Neden bunu bana yaptılar? Kuşkusuz sistemi, sistemin şiddetini çözümleyebilir insan, hamlelerini kestirebilir, siyasi, toplumsal, tarihsel vb açıklamalar bulabilir, binlerce benzer örneği sıralayabilir… Gene de sanki bir türlü anlayamaz maruz kaldığı şiddeti… Her gerekçe sözcüklerle arasındaki boşluğu, içinde açılan uçurumu derinleştirir, insan acısının karşısında sözün riyakarlığını öğretir. Bir ‘neden’ bulamaz, cinayeti, işkenceyi, tecavüzü anlatabilecek… Neden yaptılar? Yapabildikleri için. Yapabileceklerini görmek ve göstermek için.

‘Sen hâlâ orada mısın? O olay unutuldu bile’ diyor, kötü niyetli olmayan bir ses telefonda, kamuoyu vicdanı adına konuştuğunun ayrımına varmadan… ‘Türkiye’de neler neler oldu!’ Unutulması için çok şey yapıldı, yapılacak. Medyamız devlet şiddetini örtbas etmede, gerekli, makul,kaçınılmaz, olağan göstermede, hedef tahtasına kurbanın masumiyetini koyarak suçu ters yüz etmede, kurbanı insansızlaştırmada ustalık dönemine ulaştı. Ama katliama katliam diyenler çıktı, devletin halkı bombaladığı olgusu dile getirildi. Bizi suçlu kılan sadece işlediğimiz ya da göz yumduğumuz suçlar değil, onlara sahip çıkışımızdır (diye girmiştim söze.) Bütün bu tepkiler — suskunluk ya da aşırı tepkisellik, zorbaca demeçler, dikbaşlılık edenlere haddini bildirme aceleciliği, hemen ertesi gün başlayan tutuklamalar (katliamı protesto edenler tutuklandı!), kazayla hasar verenin doğal davranışı olan araştırma, özür, istifa gibi eylemleri ‘söz konusu’ bile etmeme, yakınların cinayete teşebbüs suçlamasıyla tutuklanması vb — aslında kimin, ne kadar ‘suçlu’ olduğunu açığa çıkarıyor. Ama satır aralarında gizlenen, ‘yargısız infaz’ adını taktığımız resmi cinayetin (bu adlandırma bile peşinen suçu ve suçluyu kabul ediyor ki, bir cezanın infaz edilmesi olarak yorumluyor) ne denli meşrulaştırıldığı… Yargıya gelince… Aylar önce Diyarbakır’da protesto gösterileri sırasında polis arabasına hasar verdiği gerekçesiyle bir belediye işçisine altı kez müebbet istendiğini sadece bir iki gazete yazdı. Aynı gösteride devlet eliyle çocuk yaşta biri öldürülmüştü.

‘Kürtlere ilişkin davranışları normal koşullar altında çözmek imkansız’, demişti Muğlalı. 1943’de göz altından salınan biri kadın 33 kaçakçıyı kurşuna dizdirmiş, 2000’li yıllarda ismi bir kışlaya verilmişti. Bu gün de, insanların Kürt ya da Ermeni kimliğini taşıdıkları, bu kimlikle buluşmada özgür olmak istedikleri için başlarına her şeyin gelebileceği bir ülkede yaşıyoruz. Bunun yarattığı haksızlık duygusu telafi edilemez, korkunç yarılma zorbalıkla durdurulamaz. Haksızlıkların en korkuncu, en dayanılmazı ise — şimdi kişisel deneyimin içinden, tam içinden konuşuyorum — işlenen suçun inkarı, yok sayılması, suç olmaktan çıkarılması… Kendi travmalarının, kendi tarihinin bile elinden alınması, unutulması… By Özgür Gündem