Yedi ayrı paragraf

1. Giderek güçleşiyor başlamak. Bir ilk cümle bulmak, noktasını koymak. Derin bir soluk alıp söze girmek. Kendi yollarını açan, dayanıklı çıkan cümlelerle, gidebildiğin yere kadar gitmek. Sözcüklere anlamlarını, anlama sözcükleri geri vermeyi denemek. Baştan almak, bir daha, bir kez daha denemek. Sabırla bir çember daha çizmek, yeniden tökezlemek. Bir neşteri kavrarcasına kavramak gerçeği, sözcüklerin kanına bulanmak… Giderek güçleşiyor hakikat ile aramızda açılan boşluğu biçimlendirmek.

2. “Gerçek” demişken… Hatırlar mısınız, bir zamanlar gencecik bir çocuğu, sarı kırmızı yeşil bileklik taktığı için panzere bağlayıp sürüklemişlerdi, gazete haberine göre, “zeka özürlüymüş”, ırmağa atıldığında hâlâ sağmış. O fotoğrafı çekeni sabaha dek dövmüşler, yayımlamayı göze alan gazeteyi de bombalamışlardı. Bir çocuk daha vardı, bunu gazeteler yazmadı, on dört yaşındayken o da panzere bağlanmış. Şimdi nerede bilemem, başına gelenleri “sağda solda” anlatmayı sürdürüyorsa, muhtemelen F tipindedir. Bir yargısız infaz fotoğrafı vardı, hatırlarsınız, uzuvları kesilmiş, gözleri oyulmuş cesetler vardı… Bunları çekenlerin, yayımlayanların, yazanların da çoğu içeride şimdi.

3. Aslında şansım yaver gitmişti. Duygusallıktan kaçınacak, bu hafta “siyaset” yazacaktım. Yeterince bilenmiş, yeterince sakinleşmiştim, hemen hemen mesafeliydim. On yılda bir gelen “göz yangısı”, her nekadar edebiyat işi bir metafora ya da beceriksizce bir yalana benzese de gerçek bir hastalık, bakışımı sınırlamış, beni günlerce internetten, medyadan, haberlerden, kısacası, en sağlam, metin halimle bile zor dayandığım herşeyden sakınmıştı. Yazıya oturmadan önce neler olup bittiğine göz gezdirmekle yükümlü hissettim kendimi.

4. Önce haberlerde, sonra iki köşeyazısında karşıma çıktı alıntılamayacağım cümleler. Polis devleti, diktatörlük, faşizm kavramı üzerine yazmaya, sınırlı dağarcığımdan alıntılar bulmaya uğraşırken dönüp dönüp aynı cümleleri okudum. “Terör örgütü adına sanat yapma suçu” üzerineydi, ben haberdar olana kadar eskimiş demeç… Çığlık atmak ya da kahkahalarla gülmek, ikisine de gücüm yetmedi. Bu cümleleri yerli yerine oturtmanın, yorumlamaya, yanıtlamaya çalışmanın ne denli umut kırıcı olduğu anlaşılabilir sanırım. Ama daha da umut kırıcı olan, sanki bu cümleler hiç edilmemişçesine yazılan, yazılmayı sürdüren yazılar. İri iri, koca koca kavramlarla dolu, coşkuyla “bakın işte demokrasi” diyen, haktan, hukuktan siz açan, öğüt veren, pek cafcaflı, pek bilgili yazılar… Tuvallerin, şiirlerin terörist ilan edildiği bir ülkede, bazı sözcükleri korkarım hepten yitirdik.

5. Elbet gurur okşayıcı, sonunda biz de, bu ülkenin kendini her daim kadri bilinmemiş hisseden edebiyatçıları da rüştümüzü ispatladık. Gücümüz, hakikati dillendirme, biçimlendirme hatta imha etme gücümüz, hatta tutkumuz resmen kabul edildi. “Her sanat yapıtı işlenememiş bir cinayettir” sözünün derin hikmeti, bize hükmedenlerce de kavrandı, kavramlaştırıldı. “Toplama kamplarından sonra şiir yazılır mı” sorunsalı nihayet bizim coğrafyamızda ele alındı, TMK’den sonra şiir yazılır mı sorunsalına evrilerek sosyolojik ve ontolojik boyutlarıyla açımlandı. Tuvallerle şiirler, romanlarla öyküler elitist kabuklarını kırıp siyaset alanında, tarihin yapıldığı alanda varlık kazandı. Sopa ya da havuç ya da karanlıkta sopa sallama, gözdağı ya da pazarlık, bu yaşamsal süreci nasıl adlandırırsak adlandıralım, işte bu sürecin belirleyici aktörleri olarak öne çıkıverdik. Şarkı sözü mırıldananların bile “içeri” alındığı bir coğrafyada, elbet “dışarıda” kalanların hakları verilecek, tespit edilip kendilerine bildirilecek, böylesine uzlaşmış, adeta kaynaşmış bir toplumda kimse sanatla uğraşma ihtiyacı hissetmeyeceğinden, sorunlar belirmeden çözülecektir.

6. Gözlerimi acıta acıta okuduğum son haber: Geçen sene Aralık ayında 39 olan tutuklu gazeteci sayısı bugün 94… Çogunluğu Kürt basınından gazeteciler, muhabirler, editörler, köşe yazarları, sorumlu yazı işleri müdürleri… Derin bir soluk aldım, listeleri taradım, yılbaşı kartı gönderebilmek için arkadaşlarımın cezaevi adreslerini aradım. Kimi cezaevlerine mektupların ulaşıp ulaşmadığı bile kuşkulu. “Siyasi” yazımla cebelleşmek yerine bütün gece onlara ne yazabileceğimi düşündüm. Zor zamanlarda tutunduğum çok yalın, çok sahici bür cümlesi var Bachmann’ın: “İnsan, gerçeği taşıyacak güçtedir.”

7. Gerçeği taşıyacak, dillendirecek, dönüştürecek güçteyiz. By Özgür Gündem