Kayıp defter

Sana bir cezaevi arkadaşımı anlatayım. Adı Cabbar Evin. Adını yazabilir miyim? Tabii. Bitlisliydi ya da Siirtli. Kendi halinde bir adamdı, nasıl demeli, saf biri… bir çoban yeni gelmişti İstanbula, 1995’te.
Koyu ışıltılı bir pazar günü. Yeşil metal kubbeli tren istasyonunun önündeki kahveye oturmuş, bekliyorum. Gidememekle kalamamak arasında… İki devasa saat, üzerlerine kumruların konduğu yeşil kanatlı canavarlar var girişte. Kaba saba yontulmuş, sararmış melekler sımsıkı, taştan bir kucaklamada, bomboş ağızlarıyla gülümsüyor. Yağmur başladı başlayacak. Alçalan bulutların arasından sızan ışık huzmeleri, sedef rengi bir tülle örtüyor Pazar gününü. Dağların arasına sıkışmış ufacık kenti, bir ufkundan ötekine tarıyorum, bilinmeyenin ya da tanıdık olanın peşinde… Göçmenliğimin ilk yıllarını geçirdiğim bu
Orta Avrupa kentinde, ikisini de bulamıyor ya da artık tanımıyorum.


Bitlisli ya da Siirtli bir çoban, daha yeni gelmiş İstanbula, seyyar köftecilik yapıyordu.
95 newrozunda, ya da 94, tutuklandığında meydanda köfte satıyormuş. Herkes kaçmış, tek o kalmış. Siyasetten falan anlamazdı. Hâlâ içeride mi? Tabi, müebbet yedi.
Yaklaşık yirmi yıl sonra döndüğüm kent anısız, insansız, cansız. Belleğin tıpası yerinde oynamıyor. İkiye katlanmış saman kâğıtları, incecik şiir kitapları, şu ya da bu otelin tükenmez kalemleriyle çevrelenmiş, gürültülü bir istasyonda bekliyorum. Gözlerim kendi geçmişime dikili, bir ayna gibi üzerine eğildiğim kâğıtların boşluğuna…
Bozkırdaki cezaevinde, sonradan yanmış koridorlarını, koğuşlarını televizyonda izlediğim cezaevinde onu da tanıdım mı? Ölü listesindeki bütün adlar tanıdıktı, ama soyadlarını bilmiyordum. Hayır, orada değilmiş. Şimdi kırkına gelmiş olmalı, beş çocuğu var.
Dağlarına doğru yürüyüp gittiğim bu kentte, geceler boyu sokaklarını dolandığım, karanlığıda ardıma alıp yabani yabani seyrettiğim bu yabancı diyarda, sanki baştan başlamıştım. Yeni doğmuş bir tay nasıl öğrenirse ayağa kalkmayı, öyle öğrenmiştim yürüyüp gitmeyi, sağ kalıp yoluma devam etmeyi… Yepyeni yollar, duraklar, sonlar… Yazmak, geceler boyu yazmaktı bu topraklar benim için. Bir yanımla ölmek, gene de yoluma devam etmekti.
Yazdıklarımı ilk o okurdu. Sonra öğrendim ki, o da cezaevinde başlamış yazmaya. Bir defteri varmış. Neyi anlatmıştı?
Dağları anlatmıştı en çok, çocukluğunu, gökyüzünü. Masalları annesini, çocuklarını… İstanbul’u, denizi. İnsanın içine işleyen çok yalın bir sesi vardı. Hayır, cezaevlerini hiç anlatmamıştı.
İçine kapanık, kolayca öfkelenmeyen bir adam olmalı Cabbar Evin. İnsanın içine işleyen bir sessizliği olmalı. Geceler boyu yazmış olmalı. Kurşun kalemle, ağır ağır, sonradan öğrendiği bir dilde. Uyku tutmayan cezaevi gecelerinde, yüreğine kan yürüdüğünde anlatmış olmalı. Artık bir anıya dönüşmüş dağları, yürüyüp gittiği ırmak boyları, rüzgârı… Köklerle ölüleri tanıyan toprağı. Bir aynaya bakar gibi baktığı boşluğunu derin, suskun gökyüzünün. Kan rengi, kül rengi gündoğumlarını ilmik ilmik kurmuş olmalı öyküsünü yalnızlığın, kurşunkalemle, ağır ağır, damıtarak acıları… Yürekten çıkıp gelen ve sahipsiz bir yüreğe seslenen o ezgiyi işitmiş, tamamlamış olmalı. Yitirilmiş, yitirilmemiş her şeyden doğan, günışığının, yıldızların, uzakların, yakınların, bir ömür boyu süren vedaların, darağaçlarının
ve ağıtların, taşlarla rüzgârın, suya vuran, toprağa akan, gözlere dolan yağmurun ezgisi. Söylense de söylenemeyen, işitilmeyen, yitip giden ezgisi hayatın…
Sence ne oldu o kurşunkalem yazılmış deftere? Bilmem. Kayıp. Bir cezaevi operasyonunda yanmıştır belki. By Özgür Gündem