Bir kez daha

Biliyorsunuz. Olanları, yapılanları, yalanları… Polis baskınlarını, göz altıları, tutuklamaları, tarumar edilen hukuk bürolarını, gazeteyi, dergileri… Sabaha karşı kapıları kırılan evleri, deşilen yastıkları, didik didik edilen kitapları… Toplanan, torbalanan, kelepçelenen binlerce, on binlerce sözcüğü… Dilleri kesilen o sözcükler, sizin de sözcükleriniz. Tarumar edilen hayatları… Şimdi benim anlatmaya gücüm yok. Anlatılır gibi de değil zaten, biliyorsunuz.



Gerçekten umut dolu birkaç cümle yazmak istiyorum. Sanırım ondan bu suskunluğum… Bu üç noktalar, görünmezleşen fiiller, kaybolup giden özneler. Günlerdir tepkileri, basın açıklamalarını, protestoları okuyorum. Sayıları hızla azalsa da, doğru ve gerekli cümleleri kuranlar hala var, hep olacak. Ama söylenen, söylenebilecek her şeyin anlamsız kaldığı an da gelip dayanıyor sonunda. Yüzlerce baskından birinde, adını dahi öğrenemediğiniz birinin, üçüncü kattan atladığını öğreniyorsunuz söz gelimi, ansızın suskunlaşıyorsunuz. (Medine de atlamıştı, on küsur yıl önce, yedinci kattan atlamış, sağ kalamamıştı. Daha önce bir kez göz altına alındığını, yirmi iki yaşında olduğunu yazmışım, on küsur yıl önce.) ‘Son büyük göz altı dalgası’ (böyle adlandırılıyor işte, oysa ne son, ne de diğerlerinden daha büyük!) hakkında yazınızı kuramadan yeni göz altı haberleri geliyor, yıllardır görmediğiniz bir tanıdığınıza rastlıyorsunuz şu ya da bu listede, bir numara daha paranteze alınıyor telefon defterinde, uyku tutmayan bir gece daha yalnızca kahve ve sigarayla atlatılıyor. Sinsi, sevecen dumanıyla sigaranın… Hiçbir şey yemeden, düşünmeden, hissetmeden… (Alt edilen duyguların bedeli olmalı bu taşlaşma. Ama insan neden hep suçlarının değil de erdemlerinin bedelini ödüyor ki?) Bekleyerek… Geceyi çıkaracak, gün ışığına varacak o mucizemsi sözcüğü… Taş gibi hızla derinlere batarken, halka halka dağılıp uzak kıyılara varacak… ‘Bulursun onu, soluğunu, senden alındığında… Tam da orada, kendi soluğunda…’

Aslında, bu hafta yazımı erkenden yazmıştım. İçinden geçtiğimiz (‘yaşadığımız’ diyemedim) günlerin ancak ‘absürd’ün diliyle anlatılabileceğine inandığımdan bir TMK güzellemesine başlamıştım. On binlerce, yüz binlerce üyesi olduğu söylenen, devasa, ‘mitsel’ bir organizasyona, günün birinde herkesi, bir telefon görüşmesi, bir kokteyl, bir selamlaşma, bir puşi vb. sayesinde mutlaka herkesi, şimdiye dek etmediyse bile, eninde sonunda, on beş dakikalığına da olsa dahil edecek yasalarımızın absürd’ün alanına girdiğine inandığımdan… Ama son haftanın olaylarından sonra ironiye bel bağlamak bile bir başka haksızlık, acımasızlık gibi göründü gözüme. Aslında… Çarşamba akşamı, gazeteye yapılan baskının protesto edildiği sokağın girişindeydim. Tek başına, suskun, zayıf bir kadın, boyunluklu, mavimsi gözleri bomboş, bir kedinin gözleri gibi, yalnızca dış dünyayı, soğuk ve yarı karanlık bir dünyanın görüntülerini yansıtıyor. Polisleri izliyor, tetiklerden ayrılmayan parmakları, copları kavrayan elleri, dinliyor, dinliyor. Kızıl saçlı, yüzü beyaza kesmiş bir kızın üstünün aranmasını izliyor. Belki ondan bu suskunluğum… Beyaza kesmiş bir yüzü anlatmak çok zor, biliyorsunuz.

Gazetemiz de dahil muhalif basına dönük baskıları, sayıları binlerle ifade edilen göz altıları, KCK adı verilen bir torbaya tıkılarak binlerce insanın —siyasetçi, seçilmiş belediye başkanı, yazar, gazeteci, öğrenci, akademisyen insan hakları savunucusu , sendika üyesi vb.— tutuklanmasını protesto ettiğimi yazalı bir ay oldu olmadı… Şimdi bana düşen ve elimden tek gelen aynı cümleleri yinelemek. İşitilsin, işitilmesin.

“Hava soğuktu, etrafta kimseler yoktu. Ama sanki meydan doluymuşçasına sessizliğe ve boşluğa hitap etti… ‘Bu hatadır. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir’.”

Yetmiş küsur yıl önce bir idam meydanında söylenen sözler bile yitip gitmiyor, o derin sessizliği ve boşluğu aşabiliyorsa… Bugünün zulmü de anlatılacak, işitilecek, anlaşılacaktır. Biliyorsunuz. By Özgür Gündem