Ne acı ki Kürdüm diyene (II)

Eskiden buraya her gelişimde ağlardım. Aşırı canlılığım, bilgiçlik taslamalarım, münasebetsiz şakalarım hep ertelemek içindi, eninde sonunda gelen gözyaşlarını… (Görüş günlerinde, biz kadınlar, baş başa kalınca sessizce, çabucak ağlardık.) Yıllar içinde Beşiktaş DGM’nin kapıları İstanbul’un metaforuna dönüştü. Değişen bir şey yok: Yalnızca masmavi, gıcır gıcır cezaevi arabaları hücre tipi. Gergin kalabalıklar, kıpırtısız duranlar, gelip gidenler, gelip gidenler… Yakınlarını bir iki saatliğine, ya da bir iki dakikalığına görebilmek için gün boyu bekleyenler… Ellerinde kimlikleri, kapının önüne yığılıp yağmurun altında bekleyenler… Sabahtan akşama, kıştan bahara…

Cezaevi arabalarına sarılmak istercesine bakan ana babalar, dört parmaklık camdan bir çift tanıdık göz, bir el, bir kıpırtı görme umuduyla… Hayır, bu boşmuş! Cümleler ne denli yürekten gelirse gelsin kimseyi ısıtmıyor, herkes bir diğerinin yarı karanlık, suskun aynasına dönüşmüş. Anlatılamayan öyküler, kesik kesik hayat öyküleri, görünmez yer altı ırmaklarına karışıp denize akıyor. Deniz bile sessizleşmiş, kuşatılmış burada, yarına dair bir imge yansıtmaya çekiniyor. Ama geri çevirmiyor kendisine ulaşabilen bakışları… Umut, biraz daha umut. Gökyüzü renginde, ufuk renginde, insan renginde… Barikatın her açılışında, her avukat cüppesinde yeniden beliren… Üç kat taştan göz kapakları sanki yüzyıllardır kapalı bir binanın, biraz daha yaklaşabilmek, belki bir saatliğine içine girebilmek için aylarca çabalanan binanın gölgesinde umut… Saatleri gerip uzatıyor soğuktan duyarsızlaşan parmaklar, gün ışığını çekip çekip uzatıyor, daha akşam olmadı, içeriden, dışarıdan sözcükler, işitilmeyen, söylenemeyen, yarıda kesilen, birbirini arıyor, kucaklıyor. Daha akşam olmadı. Sırf duyulması bile acıtan bir ses, sanki taşlardan, taştan bir yürekten gelen bir ses bize insan olduğumuzu söylüyor. Ağlatmak istercesine…

‘Bir yolu bulunmalı,’ diyor bir arkadaşım dudaklarını ısırarak, “Türkiye’nin doğusunda olanları batıdakilere anlatmanın yolu bulunmalı.” Bir yolu olmalı, az ötede, denizle mahkeme binası arasında, kendi gürültüsünde akıp giden hayata bu kapıdan seslenmenin… Üniversite sınavına yıllarca hazırlanmış öğrenciler yirmi metre ötemizde… Onlar anlar yaşıtlarını, yasal bir gösteriye, toplantıya katılmaktan, poşu takmaktan vs. tutuklanan, sekiz ay sonra ilk kez mahkemeye çıkan… Denize açılan şu çıkmaza sapanlardan birinin kulağına çalınır birkaç sözcük, mahkeme kapılarında, cezaevi kapılarında hep duyduğu bu dilde neden savunma yapılamadığını merak eder bir gün… Bir yolu vardır mutlaka, ama ben şimdilik geçen haftaya sığdıramadığım, bir edebiyat yarışmasına gönderilmiş özgeçmişlerle devam edeyim.

•82 doğumlu. Köyde doğdu, 12 yaşına dek köyde yaşadı. Köy korucusu aile olmadığı için merkeze göç etti. Esnaflık, tamircilik yaptı. Devrimci bir dergide çalıştı, cezaevinde yattı. Biraz siyaset yapmak istedi, oradan da ayrıldı. Bir dernekte kısa bir süre çalışmışlığı da olmuştu. En son grafikerlik yapıyordu. Şimdi F tipinde…

•1964 Muş doğumluyum. Altı erkek kardeşin en büyüğü sayılırım. Yaklaşık on üç senedir içerideyim. Kardeşim de aynı davadan müebbet hapis aldığından beraber kalmaktayız. İçeride ilköğretime devam ediyorum.

•72 Siirt doğumluyum. 12 yıldır pek çok cezaevinde kaldım.

•1983 Ağrı doğumluyum. 97’den 2001’e kadar İstanbul’da lokanta, kafe, inşaat, fabrika başta olmak üzere pek çok işte çalıştım. 2003 tarihinde bir sivil itaatsizlik eyleminden dolayı tutuklandım, 12 yıl ceza aldım. Şu ana kadar yazmaya devam ediyorum.

•İsmim Umu (İsminin son harfini,’t’ yi düşürmüş, 73 Muş doğumlu, müebbet hükümlüsü)

•“Pencerenin dibinde boş umutlar buldum, diyor bir yaşlı, biraz da izmarit.” (Bir hikayeden)
•(Dört satırlık bir özgeçmiş)
1979: Ç köyü, Siirt doğumlu
1999’daki adresim:
2007: Kapalı Cezaevi

Sadece şüphe üzerine bulunuyorum. By Özgür Gündem