Bir özür yazısı

Sağlık sorunları nedeniyle bu hafta yazamıyorum. Okurlardan bir kez daha özür dilerim. Ciddi, süreğen sorunlarla boğuştuğum bir sır değil, ama yazı kaçırmamın sebebi çoğu kez sıradan, ihmal edilmiş hastalıklar… Yazarın nesi var, nesi yok ortaya koyduğu, gidebildiği en uç noktaya gittiği, hatta sürüklendiği anları ‘yazmak’ saydığımı söylemiştim. Gazete kadar hızlı hazırlanan, hızlı okunan bir ortamda iddialı kaçsa da… Ciddi, süreğen, acılı sorunlarda pek çok yazı, görüş, iddia, sıraya dizilmiş, asker adımlarıyla rap rap yürüyen cümle var ne de olsa… Sanırım üç—dört yıldır ilk kez Türkiye’den bir kurumun düzenlediği etkinliğe çağrılmıştım. Almanya’ya göçün ellinci yılı adına Münih’e kalkan trene de son anda katılamadım. TRT’ye ve vize için büyük destek veren konsolosluğa hem teşekkür, hem özür borçluyum.

Marmara depreminden sonra dur durak bilmeden, haftalarca deprem üzerine yazmıştım. Bazen içeriden, depremin korkularını, kayıplarını tanıyan bir Marmaralı gibi, bazen gönüllü yardım çalışmalarının ya da gazeteciliğin zorunlu mesafesi, çoğu kez tanıklığın çaresizliği ile… Birden fazla kez buz gibi fizikçi nesnelliğimle yeni depremlerin kehanetinde bulunmuş, sadece bir kez ‘edebiyat’ yapmıştım, trajedi taşınamaz hale gelince… O yazılarıma şimdi katlanamıyorum. Böyle korkunç yıkımlarda susmak imkansız, ama anlamlı bir cümle kurmak, acıları aktarabilecek yerde durmak da hemen hemen imkansız. Hala akut dönemdeyiz, enkazların kaldırılmadığı, ölülerin gömülemediği, ilaç, su, çadır gibi en temel ihtiyaçların tam karşılanamadığı… Çalışmaların en hızlı, kapsamlı, sistemli, uyumlu yürütülmesi, yardımların ihtiyaç duyan herkese ivedilikle ulaştırılması gereken dönem. Kimse tek başına enkazdan çıkmayı başaramaz, felaketin yaraları tek başına sarılamaz. Depremzedelerin en son ihtiyacı, hem de bölgenin kıt kaynaklarını kullanarak enkazlara tutulan mikrofonlar. Çıplak gerçekliğin aktarılması basının görevi, ama böyle durumlarda olağandışı bir hassasiyet ve duygudaşlıkla yaklaşılması gerekiyor insan trajedisine… (Hassasiyetin medyamızın erdemleri arasında olduğunu söylemek zor!) Vicdanlar hesabına birkaç puan kaydetmenin ötesinde, yıllar boyu sürecek bir dayanışma gerekiyor… Yazamadığımın farkındayım, hasta olmasam da yazamazdım, yazmak istediğim deprem yazısını… Sadece şu… Depremde hayatını kaybedenlere rahmet, yakınlarına, yani hepimize başsağlığı ve sabır diliyor, depremin acısını yaşayan herkese geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Şu an yanınızda olmak için çırpınan, içtenlikle yardımcı olabilmek, acılarınızı paylaşabilmek isteyen çok kişi var.

Bu ülkenin doğusunun da batısının da, yoksulları kadar orta sınıfının da tanıdığı yıkım, insan yazgısının trajikliğini ama her şey gibi trajedilerin de adaletli dağıtılmadığını hatırlatabilir belki. Yalnızca tanıdıklarımızın ya da kimlikdaşlarımızın hayatından değil, herkesin hayatından sorumlu olduğumuzu… Bu yalın gerçeğe tutunarak, savaş diline yenilmeyebileceğimizi, savaşa, katliamlara dur diyebileceğimizi… (Zamanı gelecek mi, yoksa geçti mi böyle cümleler kurmanın?) Belki kimileri için. Kendini en sakınımsız ve ayrıntılı biçimlerde internette dile getiren nefret, bazı fay hatlarının içimizde de kırıldığını gösteriyor. Paramparça bir insan yüzünün karşısında zafer nidaları atanların, felaketlerin doğallıkla uyandırdığı insani duyguları reddetmesi beni şaşırtmıyor. Şaşırtmıyor ama dehşete düşürüyor. Ne diyebilirim: Siz onlardan daha ölüsünüz. Eski cümleleri ,”… ama hiçbir şey de bir insan hayatı değildir” diyen eski cümleleri alıntılamak dışında… Bir insan hayatının ne olduğu üzerine hepimizin bir kez daha, yeniden, hep, bir sonsuz kez daha düşünmek zorunda olduğumuzu hatırlamak… Bu bizim ölenlere olduğu kadar hayata bir zorunluluğumuz, kendimize olduğu kadar ötekine de borcumuz. Yazamadığımın farkındayım, ama bazı şeyleri, insan hasta olmasa da yazamıyor. By Özgür Gündem