Uzun hikaye

Cezaevine gittiğim o yaz günü, bacağımdaki sargılar olmasaydı, sıcağa rağmen etek giymezdim. 56 cm’ lik bandaj, yanık, ikinci derece. Beş hafta sonra, hastane dışında ilk kez gün ışığına çıkıyordum. Sabahın çok erken saatleriydi, yoksa üzerime üzerime akan ışığa karşı koyamaz, minibüsü beklediğim meydanda gün boyu, taşlaşmışçasına kalırdım. Gelen geçenin yüz buruşması sandığı, biçimini bulamayan bir gülümsemeyle… Komşu şehre doğru yola koyulmuş on kişiydik. Gergin, düşünceli… Cezaevlerinin eskisi kadar (ve kuşkusuz bu günkü kadar) korkunç olmadığı zamanlarda, atölye çalışmasına giden gönüllülerdik. Pek konuşmuyorduk. Yol benim için fazla uzundu, günü çıkarıp çıkaramayacağım endişesi dışında bir şey düşünecek halim yoktu.

Yanık bacağım kadar kıpırtısız, bir cezaevine gidiyordum. Haftalardır süren acı, nöbetler, pansumanlar, hareket edememe, beni bedenime hapsetmişti. Tek kişilik daracık hücrede, bir ikincinin acılarına yer yoktu. Soyulmuş deriden daha dirençlidir sargı bezleri, benimki de insanlar arasında bunca yıl sağ kalmış, yaralarını sarmayı öğrenmiş bir yürekti ne de olsa, kendini sakınarak atmayı başarabilirdi. Yollar boyunca, parmaklıklar, el okutmalar, tek bir kez korkunç yarama baktıkları aramalar boyunca, karanlık koridorlar, turnikeler gibi hızla çarpan demir kapılar boyunca…

***

Uzun, upuzun, ıssızlığı içinde uzayıp giden bir yol. Öteden beri bildik, tanıdık ağaçlar, çayırlar, her zamanki gibi, kendi güzelliğinde… Sonbahar eylülden önce inmez bu topraklara. Hemen o sabah yola çıkılmıştır, bir dakika kaybetmeden, puslu şafakta… Güneş henüz ortalarda görünmüyordur, sanki açgözlü gökyüzü onu kendine saklıyor, emip yuttuğu ışınlarla büyüyor, alçalıyor, yakınlaşıyordur. Durgun, soluk bir gök, bitmez tükenmez bir suskunluk gibi. Belki daha canlı, insanla dolu vakitlere saklıyordur vaatlerini. Ağaçların ötesinde bir çeşme vardır, yolun sonuna dek gidersen, mezarlardan başka şeyi kalmamış bir köy çıkar karşına, ötede taştan, kaskatı kent. Asfalt, beton, demir… Seninle toprak, seninle rüzgar, seninle sonsuzluk arasında demir, beton, asfalt. Bulutlu bir gün, yoluna devam edip etmemekte karasız gibi, belli belirsiz, değişken renkler, yıllar önce kapanmış bir yaranın izini andıran gün doğumu. Her şey gelip geçici ve ıssız, her an elinin altından kayıp kaybolabilir. Bir perdeden sızarcasına içeri dolan ışık, apansız aydınlatır alacakaranlığı, altın renkli başakları, uzakları taşıyıp getirir. Sanki kendi içinden gelen bir parıltıyla aydınlanmıştır daracık dünyan, tanıdık görünümlerle dolup başkalaşmıştır. En derinlerden çıkıp gelmiştir gün ışığı, kolları dopdolu, seslerle, renklerle, düşlerle, dostça paylaşmıştır hediyelerini gölgelerle. Geriye dönülmesi, bir daha yaşanması mümkün olmayan günlerini sana geri vermiştir, ta çocukluğuna dek… Upuzun suskunluğunda yolların, her anı büyüyecek, her düş çiçeklenecek zaman bulur kendine, uçsuz bucaksız yalnızlığında yankılanan bir ezgiye dönüşür. Başın öne düşer, gidip gelirsin uykuyla uyanıklık, kabuslarla gerçeklik arasında. Yitip gitmiş bir ufukla, görünmez olmuş bir başkası arasında… Belki en son, karlar erirken görmüşsündür bu toprakları, belleğin bütün kışları bir araya gelse de çıplak çayırları örtemez, canın bir bardak çay çeker. Gözlerini kapatır, bir beş yıl geçirirsin, açarsın, bir beş daha geçecek, seninle toprak arasında sır kalacaktır bu bir damla gözyaşı. Bu ışık, bu gök, bu sonsuzluk, hepsi bir araya gelmiş, seni kendi yazgına geri vermiştir işte. Daracık delikten hepsini bir arada göremezsin, ama bütünlüğü içinde kavrar, olduğu gibi kabullenirsin. Bütünlüğü içinde istersin dünyayı, içinden kovulduğun resme geri dönmek istersin. Keşke bir dost sesi sorsa da, göstersen doğup büyüdüğün toprağı, gururla, sanki sana aitmiş gibi. Sorar da… Ama bu upuzun cezaevi yolu bile yetmez çocukluğunun tek bir sabahını anlatmaya, ‘uzun hikaye’ der, susarsın. (Sürecek) By Özgür Gündem