Pazar görüşmesi

Bir yaz günü öğleden sonrasında, uzun bir masada buluşmuş üç kadındık. Farklı coğrafyalardan gelmiş, farklı geçmişleri sırtlanmış… Perdeleri çekilmiş pencereden sokağın sesleri akıyordu. Yoğun, duru, acılı bir bakışla süzdü beni, anadilinde selamladı. “Hediye Aksoy’un annesi. Türkçe bilmiyor. Ben çevireceğim.” Aramızdaki masa ansızın devleşen bir engel, bir sınır çizgisi gibi.

“Türkçe bilseydim… Cumhurbaşkanı’na dek çıkardım.” Hemen anlatmaya koyuluyor, kaybedecek tek saniyesi kalmamış gibi. “Yaralı, yeni ameliyat oldu. Bu haliyle cezaevine dönmesini istemiyorum. Ben de onunla gitmek istiyorum.” Hızlı hızlı konuşuyor, yere saçılmış parçalarından bir mozaiği toplamaya çalışır gibiyim. Arada durdurup sorular soruyorum. Yazı için olgular gerek. “Altı yıldır cezaevinde. Hiçbir tedavi yapılmadı. Önceden yapılsaydı, gözleri kurtulurdu. Öylece yaşadı, şarapnellerle, kafasında, vücudunda, demir parçalarıyla… Son umudu bu, yoksa hiç göremeyecek.”

Karşımdaki yaşlı kadın, dal gibi ince. Uzun siyah elbise giymiş, beyaz baş örtüsü takmış. Toprakla uğraşan insanların dinginliğini görüyorum onda, ama elleri… Sürekli kıpırdayan, bir yerlere, birbirlerine dokunan, destek arayan eller. Umutla umutsuzluk çarpışıyor bu ellerde, bitmez tükenmez bir sabırla, artık bir an bile bekleyemeyen bir tedirginlik.

“Ameliyat olmazsa bir daha hiç göremeyecek. Duvarlara çarpa çarpa ölecek… Çok basit bir talep bizimki. Bir altı ay daha versinler. Çıkar çıkmaz ameliyat ettiremedik. Masada kalır, dediler. Daha yeni böbrek ameliyatı oldu, yaraları kapanmadı. Şimdi götürürlerse ölür orada, duvarlara çarpa çarpa ölür. Zaten ayakta duramıyor, kimseye bir zararı yok.”

Gözleri arada bir uzaklaşıyor, rüzgara kapılan bir tekne gibi. Sonra hemen dönüp benimkileri buluyor. Şehirlerarası yollarda yaşlı, siyah elbiseli bir kadın, sonsuzluğa bakıyor. Ama yolculuğu hep taşa doğru, bir o cezaevine, bir buna… “Çok basit bir talep bizimki.” Tek bir kez, sessizce, çabucak ağlıyor. Bir an birbirimizin dilini anladığımız duygusuna kapılıyor, dosdoğru konuşuyoruz. Ama sonra ellerini masaya koyuyor, dua edercesine birini göğe, diğerini toprağa çeviriyor. Hep somut bir şeylere dokunmak istiyor, boşluğa dayanamıyor. Elinden bir şeyler kaçıp gidecekmiş gibi. Kaç çocuğu olduğunu soruyorum, “altı” diyor. Hediye’yi saymadığını fark ediyor.

“Bana soracağın başka şey var mıydı?” diyor ansızın. Bakışları pencerede. “Yoruldum artık. Batman’a döneceğim.” Dışarıda sağır bir kent, sert, taştan profilini gösteriyor. “Gitmeden önce bana umut verecek bir şey söyle!”

***

On bir yıl önce yazdığım “Pazar Görüşmesi…” Hediye Aksoy bugün de cezaevinde. Artık otuzlarında, gözlerini çoktan kaybetti. Kansere yakalandı, tahliye talepleri dikkate alınmıyor. Bense, bir kez daha yazıyorum Hediye’yi, bir başka “YAŞAM” sayfasında… Çaresizce dolanıyorum cümleler arasında, bir o sözcüğe, bir ötekine çarparak… El yordamıyla arıyorum yaşama giden yolu, suskunluğun duvarları arasında… Bir kez daha seslenmeyi deniyorum, onun gözlerinde susmuş bütün gözlere. By Özgür Gündem