Elini yakmadan yazmak

Geceye uyanmak… Ansızın bilinmeyene açmak gözlerini. Koyu, geç ve derin bir saatte… Koca koca binaları, çatıları sarmış karanlık, bir sarmaşık gibi dolanmış kentin çevresine, yolları ıssızlaştırıp insansızlaştırmış. Karanlığa bakmak isteyen gözleri kapamış. Başlangıcında mı, sonunda mı olduğunu kestiremediğin kopkoyu gecede uyanmak. Geriye dönemeyecek kadar uzak bulmak kendini tanıdık kıyılardan… Düşle gerçeğin, dünle yarının, bitip gitmişle hiç doğmamış olanın tam ortasında, bir başına, gölgemsi… Gözlerini pencereye, henüz bir leke, bulanık bir işaret, soluk bir ışıltı gibi beliren geleceğe çevirmek. Beklemek. El yordamıyla uzanmak sözcüklere… Gecenin tekinsiz yollarından çıkıp gelen, ıssız ve insansız sözcüklere…

Bir kanat sesi mavi karanlıkta işitilen… Yankılanan, ısrarla, bir başına ışığı çağıran… Ama geceden başka nerede bekleyebilirsin ki ‘’hiç tükenmeyen şafak vakitlerini?’’

***

Karanlık inerken, gölgeleri uzatıp sokakları seyreltirken vardım eve. Kentin üzerinde polis helikopterleri uçuşuyor, her köşede kaygılı cümleler duyuluyordu. Televizyonsuz, internetsiz evime, bir çadıra girercesine girdiğim kendi geceme sığındım. Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi, boykot, gözaltılar, baskılar, kapatılan gazetelerÖ Son haftalarda uzandığım umut sözcüğünü yitirmemek adına iç dünyama sığındım. Gecenin tekinsiz yollarında yürümeye hazırlandığım yazıları erteledim: Kadın cinayetleri (her hafta bir kadın öldürülüyor, ‘konu’ gündemden düşmüyor!) ve parçalanan, yakılan, gözleri oyulan, işkence edilen ölüler.

***

Ağustos ayıydı. İnsan içine çıka çıka kas bağlamış bir yürekle söylemiş olmalıyım ‘yazıyı ancak bir hafta sonra yazabileceğimi’… Doğan Akhanlı tutuklanmıştı, Almanyadan tepkiler yağıyordu. Bu ülkenin suskunluğunu anlamak zordu. Yazara karşı, hiçbir zaman, hiçbir kesimce, sınıfça, toplulukça sahip çıkılmamış, sadece devletle ilişkisi bağlamında değerlendirilip cezalandırılmış yazarına karşı duyarsızlığını anlatmak zordu. ‘’Merak etmeyin, ilk celsede tahliye olacak’’ demiştim bir ‘rigor mortis’ içinde… Cezaevinde geçirilen altı ayın, hatta bir günün, bir saatin korkunç uzun, geri dönüşsüzce uzun olduğunu aklıma getirmek istemeden… Yazar ve insan hakları savunucusu Doğan Akhanlı, yirmi yıl sonra ülkesine döndüğünde, 1989’daki bir silahlı soyguna karıştığı iddiasıyla havaalanında gözaltına alındı. İşkenceli sorguda suçu üzerine yıkan kişi daha sonra ifadesini reddetmiş, örgüt davası beraatle sonuçlanmıştı. Doğan Akhanlı kanser hastası babasını son kez görebilmek için gelmiş, cenazesine bile hapiste olduğu için katılamamıştı. Aleyhinde bir tanık ifadesi bulunmamasına, delil olarak sunulan iki çanta belge şubeler arasında kaybedilmiş olmasına rağmen müebbetle yargılanıyor.

El yakan konulara dokunan her yazarını, gazetecisini, araştırmacısını ‘düşman, terörist, katil’ ilan etmekte maharet kazanan bir sistemin, gerçekle ve hakikatle nasıl bir ilişki istediğini düşünüyorsunuz?

***

Birkaç cümle de ‘yazarın pekala iktidar yanlısı olabileceğine’ dair okuduğum bir yorum üzerine… Yazı ikilemden, çelişkilerden ve çatışmalardan doğar. Ebedi oldukları için anlık yanıtlar bulunabilen çatışmalardan: anonim ve birey olma, yazgı ve özgürlük, yuva ve sürgün, ölümlülük ve sonsuzluk bilinci, iç ve dış dünya… Bu sorularla boğuştuğu sürece bir hakikat arayışını taşıyabilir, bir özgürleşme umudu barındırabilir. Yazar, ‘dünya insanlık dışı bir duruma kendini kaptırdığında, ondan el ayak çekip insanlığa kucak açan büyücü’ ya da krala gerçeği söyleyen budala rolünü üstlendiğinde belki tek tipleşmeye, nesneleştirilmeye karşı bir sığınak, başkaldırı, umut sunabilir. İktidar ilişkilerinin biçimlendirdiği bir iç dünya, dış dünyalaşmıştır artık. İnsana dair her şeyi sunumluk bir malzemeye, hesaplanmış, şık sözcüklerle işlenmiş bir projeye, yenilir yutulur, kolayca hazmedilir, elbette satışa sürülebilir bir başka gerçekliğe dönüştürür. Bence yazının intiharı demek olan bu ‘yazarlığın’ zamanın ruhuna, konformist ve kariyerist ruhuna pekala uyduğunu söyleyebiliriz.

Ben hâlâ el yakmadan yazılamayacağına inanıyorum.