Dipnotları II — Sayılar, Ölümler, Seçimler, Şiddet

İki kez dizmek zorunda kaldığım son yazımdaki dizgi hatalarından dolayı özür dilerim. Bunlardan biri vahim: 2011 yılında cezaevlerinde 463 mahpusun öldüğünü yazmış, 96 yılı için ölüm sayısını 46 yerine 96 diye dizmişim. İnsan acısı sayıya vurulamaz, ama sayılar, özellikle ölüm sözcüğüyle yan yana gelince, içinde yaşadığımız çağın trajikliğini ele verebilir. Son günlerde çoğalan gösterişli cümlelerin, söylevlerin boşluğuna işaret edebilir. Cezaevlerindeki ölümleri hatırlamak, bize kendi gerçeğimizi, gerçek hapishanelerimizi hatırlatabilir.

Son günlerde, siyasetçisinden gazetecisine, görüş bildiren herkesin atıfta bulunduğu demokrasi sözcüğünün —bir niyet ya da ihsan, bir umut ya da temenni, dilek, rica biçiminde— içinin nasıl boşaltılmış olduğunu gösterebilir belki. Kabaca söylersem… Artık sistemle bütünüyle birleşmiş, otoriter—totaliter çizgide seyreden iktidar partisinin de, ona oy veren büyük kitlenin de ana meselesinin (bizim nedense kafayı taktığımız) demokrasi meselesi olduğuna inanmıyorum. Ne yazık ki, iktidar partisine oy vermeyenlerin çoğunluğunun ana meselesinin de bu olduğuna inanamıyorum. Aksi halde bu çelişkiler nasıl açıklanır ki? Kadın seçmen oranının yüzde 55 olduğu bir ülkede ‘türbanlı vekil sorununun’ sessizce geçiştirilmesi… Askeri vesayete karşı olduğunu söyleyen bir toplumun, en güvendiği kurum olarak orduyu ve polisi işaret etmesi… Sendikal haklar, iş güvenliği, kıdem tazminatı gibi ‘ince ayrıntıları’ bir kenara bırakalım, nükleere, siyanüre bile tepki vermemesi… Ulusalcı söylemin, kendi hayatlarını cehenneme çevirmiş darbe dönemiyle yüzleşmemesi… İktidarı içselleştirmiş, başkaları (kuşkusuz hak ettiği) sopayı yerken, kendi (hak edilmiş) havucuna sarılmış medyanın, cezaevindeki gazeteci sayısı 70’i bulmuşken bile terörle mücadele yasasını gündeme getirmeyişi…

Hep kazanmakla meşgul Türkiye ve sürekli kaybettiğinin farkında bile olmayan Türkiye. Bu seçimlerden de, kendilerini zafer kazanmış hissedenler ve bütün bütüne yenilmemiş hissedenler olarak çıktık işte. (Kadın vekil oranımız Türkiye tarihinde ilk kez yüzde onu aştı, bununla da gurur duyabiliriz.) Geldiğimiz bu üç yol ağzında, benim için, seçim öncesinde olduğu kadar, hatta şimdi çok daha fazla, tek umut kaynağının Blok’un, kimini cezaevinden çıkararak meclise yolladığı otuz altı vekil olduğunu söyleyebilirim. (‘İlk kez oy verdiğim bir aday meclise girdi!!’ dedi bir arkadaşım. Elini attığı her kapıyı kilitli bulmuş, biraz zorladığında kapının kolunun elinde kalmasına alışmış olanlar için bu bir zafer elbet.) Seçim barajına, vetolara, üç ayda sayıları bini aşan tutuklamalara, sandık başında bile varlığını gizlemeyen baskılara direnen, çabayla, emekle, direnmeyle, çok ağır bedellerle kendini duyuran bu sesin herkesçe işitilmesi, demokrasi diyenlerce üstlenilmesi gerekiyor. ***

Kendimi de içinde konumlandırdığım şiddet karşıtı söylem bağlamında, politik tercihlerimin bu söylemle çelişip çelişmediği sorusunu yanıtlamayı deneyeceğim. Ben de hepimiz gibi bir ‘polis devletinde’ doğup büyüdüm. Yılda yirmibin cinayetiyle rekor kırmış bir ‘suç şehrinde’ (Rio) ve savaş görmüş Bosna’da yaşadım, yazdım. Kendini şiddet yanlısı olarak tanımlayan neredeyse hiç kimseyle tanışmadığım olgusu, sorunun şiddetin tanımlanmasında, kurbanlarının ve faillerinin, yöntemlerinin ve araçlarının, nedenlerinin tanımlanmasında başladığını gösteriyor. Neredeyse yirmi yıldır şiddet üzerine ‘edebiyat yapmış’ olmak, özellikle kişisel hayat boyutuna taşındığında hemen herkesi ikilemlere sürükleyen bu derin soruda kolay yanıtlara sığınmamı engelliyor. (Herkesin içinde bir katil ve kurban barındırdığı gibi hazmı zor bir gerçeği de edebiyatın alanına bırakalım.) Sanırım işe, şiddeti, ezen—ezilen ilişkisinin, vargücümüzle karşı koyduğumuz bu ilişki biçiminin yarattığını söyleyerek başlayabiliriz. Efendinin (doğası gereği) mutlak ve sınırsız olmak isteyen tahakküm arzusu (ve kaybetme korkusu) ile ezilenin kendi durumunun bilincine vardığında başkaldırısı… Devletin kutsal ve dokunulmaz görüldüğü, tekeline aldığı şiddeti sonuna dek meşrulaştırdığı bir coğrafyada, iktidar sahibi olmayanların en temel haklarının sistematik biçimde çiğnendiği bir şiddet ortamı oluşur. Gündelik hayatında aynı ilişki biçimlerini üreten bir toplum yapısı içinde, şiddet karşıtı olmak bir ayrıcalığa, romantik bir öz tanıma, saat başı can alıcı darbeler yiyen bir söyleme dönüşür. İnsanın yüzüne inen ilk tokatta sınadığı bir söyleme… Beni kendisine dönüştürecek bir işkenceciyle henüz karşılaşmamış olabilirim, bugüne dek, kutsal kitaplara uyup hep öteki yanağımı da çevirmiş olabilirim. Ama sistematik biçimde benim ya da başkasının tokatlandığı bir yapıda, bu çabam hızla anlamını yitirmez, sistemin içselleştirilmesine, onanmasına dönüşmez mi? Asla tokat bile atmamış olmak yeterli midir şiddet karşıtı olmaya? Kendine, asıl önemlisi başkalarına atılan tokatlara da karşı çıkmak gerekmez mi? Çok daha karmaşıklaşabilecek sorularla aslında edebiyatta boğuşmayı yeğliyorum. İnsanın en anlamlı, en kutsal çabalarından birinin ‘şiddetsizlik hali nasıl mümkündür’ olduğuna inanıyor, politik seçimlerimi bu doğrultuda yapmaya çalışıyorum. By Özgür Gündem