Dipnotlar

Kimsenin ‘edebiyata’ vaktinin olmadığı günler… Gözlerin ‘güncelden’ bir an bile ayrılamadığı, sokakların, meydanların kalabalıklaştığı, her saat haberlerin, gelişmelerin aktarıldığı günler. Yorumlar, çözümlemeler, tahminler. Sloganlar ve beklentiler, vaatlerle tehditler. “Anlamlı bir edebi faaliyet ancak eylemle yazının birbirini izlediği bir düzen içinde ortaya çıkabilir,” der W Benjamin. “Gösterişsiz biçimler… broşürler, el ilanları, makaleler ve afişler… Ancak böyle bir yazı (içinde yaşadığımız) ana layık olabilir.”

İçinden geçtiğimiz günlere layık bir yazı, diye düşündüm gün boyu, mutlaka umudu içermeli. Sert toprakta yeşerdiği için ışıkla, rüzgarla, gökyüzüyle yetinebilen umudu… Gün boyu en beylik soruları sordum: Seçim hakkında ne düşünüyorsunuz? Karşımdakini akıl sağlığımdan kuşkuya düşüren sorularla dile getirdim bir arayışı: Gelecekten, yakın gelecekten umutlu musunuz?

***

2010 İHD Raporu’ndan alıntılar: Bir yıl içinde 22 faili meçhul cinayet işlendi, yargısız infaz—işkence sonucu kuşkulu ölümler ve gözaltında ölümler 100 olarak kayda geçti, çatışmalarda 224 kişi hayatını kaybetti, 1349 kişi işkenceye, kötü muameleye maruz kaldı. 7100 kişi gözaltına alındı, 1599’u tutuklandı. (2011 yılında Şubat—Mayıs ayları arasında BDP’ye yönelik ‘operasyonlarda’ 1000’in üzerinde tutuklama var.)

2010 yılında cezaevlerinde 413 mahpus yaşamını yitirdi. (96 yılında cezaevlerinde 96 mahpus yaşamını yitirmişti.) 2011 Nisan’ında 122’si ağır, 263 hasta mahkum tedavi olmayı, salıverilmeyi bekliyor. Gene nisan sayıları bize şu an cezaevlerinde bulunan yaklaşık 125 bin mahkumdan 55 bininin tutuklu olduğunu söylüyor.

Cezaevlerinde 68 gazeteciyle Türkiye basına yönelik baskılarda hızla en kötü ülkeler kategorisine ‘ilerliyor.’

Gün boyu aldığım yanıtlar, hepimizi ayakta tutan ‘umut’ sözcüğünün demir parmaklıkların devasa gölgesinde bile olsa yeşerebildiği yönünde…

***

Hrant’ın öldürülmesinden sonra kısa bir süre Türkiye’ye gelen Ermeni asıllı bir akademisyen, bir dizi görüşmenin, söyleşinin sonunda şöyle demişti: “Bu ülkeyi Kürtlerle kadınlar değiştirecek!” Kuşkusuz ayaküstü söyleyiverdiği, kalpten gelen bu cümleyi bir yazısına, akademik bir sunuma almazdı. Son derece karmaşık iki ‘sorunu’ eşitliyor görünme korkusu bile engellerdi bunu. Ama cümlesini benim için farklı ve unutulmaz kılan da bu romantik cesaretiydi. Dönüşme arzusunu pek çok biçimde ifade eden bir topluma bakmış, en sahici ‘özgürlük’ talebini hissedebilmişti. Bu talebin artık kendini ayrıntılı biçimlerde dile getirebildiğini, bir direnişe ve başkaldırıya dönüştüğünü, bir çığlık kadar umudu da barındırdığını hissetmiş olmalı. Hakiki ve kalıcı bir dönüşümün, ‘alın size yepyeni, Avrupai yasalar, buyurun işte ileri demokrasi’ anlayışıyla değil, ezilenlerin mücadelesiyle gerçekleştiğine dair köklü inancını da dile getirmişti.

(En azından bu ülkede hemen hiç kimse ‘kadın sorunu yoktur’ diye buyurmuyor! ‘Bana kadın olduğun için mağdur edildiğini ispatla, sana oyumu vereyim’ gibi cümleler sarf etmiyor. Buna sevinelim mi, içerleyelim mi, kadınların mağduriyeti kabul görmüş durumda. Elbette kendi yaşadığınız mağduriyetin, içinden her nasılsa sağ çıktığınız cinayetlerin, tükürülmüş, tokatlanmış, kezzap atılmış yüzünüzün, paramparça edilmiş bedeninizin, suskunlukla, susturulmayla, alayla, aşağılanmayla paramparça edilmiş ruhunuzun sizin kişisel yazgınız, fanteziniz, suçunuz olmadığını anlatmaya koyulunca… İşte ‘sorun’ o zaman başlıyor. 80’li yıllarda İstanbul’da büyümüş bir kadın (bile) defalarca ‘sen kız mısın, kadın mısın ‘sorusuna maruz kalmıştır. Çeşitli kurumlarca, aile, okul, sevgililik, adli tıp vs. yöneltilmiştir bu soru bedenine… Polisin döve döve kalçasını kırdığı Dilşat’a —ve elbet bütün kadınlara— söylenen cümleyi alıntılamaktan (bile) duyduğum o derin utanç… Yalnızca aşağılanmaktan değil, beni aşağılayan adına da duyduğum utanç.

***

Yazarların kime oy vereceğini açıklamasına dair tereddütlerim var. Üstelik güncel siyaset alanında kendimi hiçbir okurdan yetkin hissetmiyorum. (Gerçi bu kez sır değil, Blok’a destek imzam yayımlandı.) Ben hala aynı kavramlara, özellikle dayanışmaya dört elle sarılıyor ve bunu ezilenin, susturulanın, dilsizleştirilenin yanında durmak olarak anlıyorum. Oy vermek izin verilen seçenekler arasında en hoş görülebileni seçmek değil, bir reddin, direnişin, umudun örgütlenmesi olmalı.

Köşedaşım Sırrı Süreyya Önder’e başarılar dilerim. By Özgür Gündem