Kayıplar, bir kayıp

Kişisel görünürken anonime açılan yazılar… Adliye kapısından Norveç’te bir edebiyat festivaline, sonra gerisin geriye savrulduğum son iki haftada, bu hedefimden uzaklaştım korkarım ki… Doksanların sonunda defalarca katıldığım, defalarca yazdığım Cumartesi Anneleri’nin 16. yıldönümüne katılamadım bu savruluşta. Bir yürüyüşü özellikle hatırlıyorum. Galatasaray’a doğru sessizce yürümeye çalışan kadınlar topluluğu, her köşebaşında ikişer üçer gözaltı… Beyoğlu kalabalığının aldırışsız, küçümseyici, bazen düpedüz nefret dolu bakışları… Havada sallanan kelepçeler. Tek bir kez bağırmadan, slogan atmadan, sessizce, gururla yürüyen kadınlar kafilesi. Neredeyse elle tutulur acı, her türlü korkuyu aşmış (bense iliklerime dek hissediyordum tokat,tekme,hakaret yeme korkusunun ötesine geçen, keyfi şiddetin yarattığı o dipsiz korkuyu) bir direnç, derin bir bağlılık…

Sevilmiş o tek kişiye, onun yokluğunda hayatın ta kendisine… Yenme—yenilme üzerine kurulu bir dünyada en iyi kadınların bildiği, kadınların taşıyabildiği, onyılların bile aşındıramadığı bir direnç. Dağ taş çocuklarının cenazelerini, çoğu kez paramparça edilmiş, yakılmış, feci işkencelerden geçirilmiş cenazelerini arayanların çığlığını, ’tırnağı olsa razıyız’ cümlesini okuduğumda… Bir kez daha düşündüm korkuncun ortayerinde yazmayı… Özünde bir yüzleşme ve uzlaşma çabasıdır edebiyat. Ama şiddet vargücüyle sürerken, hangi uzlaşı mümkün olabilir ki?

Bir ’kayıp.’ Onunla birlikte kaybolan yalnızca hayatımın en güzel ve anlamlı yılları değil, ışığı, renkleri, gündoğumları, mutluluğa dair son umutlarıymış. Geçip gitmiş Kayıplar Haftası adına eski yazılarımdan ve ’Taş Bina’dan derledim.

Hiç çok sevdiğiniz birinin bir daha dönmemek üzere çıkıp gidişini izlediniz mi? O sabah da herhangi bir sabah gibidir. Gene kahvaltısını atlamış, aç karnına sigara içmiştir. Sinirlidir, sabahları hep olduğu gibi. Atkısını evde unutmuştur. Sanki o gün daha mı tedirgindi, yoksa sonradan düşündüğünüzde, o sabahı binlerce kez belleğinizde kurguladığınızda size mi öyle gelmişti? Bilseydiniz… Gelişigüzel bir veda yerine onu bir kez daha kucaklardınız. Kucaklar bırakmazdınız. Dünyanın tüm bağlarıyla bağlardınız onu, tüm bağlılıkları, vaatleri, yeminleriyle. Sırf o kapıdan çıkıp gitmesin diye dünyayı durdurmanız gerekse durdururdunuz. Bilseydiniz…

Siz hiç başına ne geldiği bilinmeyen birini beklediniz mi? Saatlerce, günlerce, telefonun başından ayrılmadan, her çalışında boş umutlara, korkunç kuşkulara kapılıp. Her saniye yüreğinizden acıyla kopup yere düşmekte, parçalanmaktadır sanki. Saatlerin uğultusuna dayanamazsınız, duvarlar üstünüze üstünüze gelir. Ayak sesleriyle canlanır, soluğunuzu tutarsınız. Komşuymuş.

Sokaklar boşalmış gibidir. Koca bir ağıtla kaplanmıştır dünya, ama bir tek sizin kulaklarınız duyar. Bir iz olmalıdır mutlaka bir yerlerde. Gözleriniz gazeteleri, bahçeleri, bodrumları, otobüs camlarını tarar. Bütün ağaçlara bakarsınız teker teker, belki bıçakla kazınmış bir işaret umuduyla… Tanıdık bir paltoyla yüreğiniz hoplar.

Bunları yaşamamış olabilirsiniz ama böyle bir anınız vardır. Altı yaşlarındasınız, hiç kimse bir kedi yavrusu için neden bu kadar kederlendiğinizi anlayamaz. Gözlerinizin ışığı sönmüş, gülümsemeniz ilk kez sahteleşmiştir. Günlerce ararsınız onu, önce bahçeyi, sonra sokağı, giderek genişleyen çemberlerle mahalleyi tararsınız. Size yeni bir kedi yavrusu sözü verilir. Anneniz inanmayı çok istediğiniz bir öykü uydurur, ona ’cennet’ ismini takar. Ama çocuksunuz işte, bencilsiniz, yanı başınızda olmasını yeğlersiniz.

Bir akşam boş boş bakar gözleriniz. Anneniz aynı öyküyü anlatmaktadır. Dudaklarınızı ısırır, susarsınız. Kediyi bulmuş, gizlice gömmüşsünüzdür. Bu sizin ilk sırrınız olur. İlk kaybınız. İlk trajediniz.

Sizin hiç oğlunuz öldürüldü mü?

Başın öne düşmüştü. Dalların gizlediği gökyüzünde iki ıslak, yalnız yıldız gibiydi gözlerin. Bende unuttun onları. Teker teker araladım dalları, günler, geceler boyu, yıllarca araladım. Bitirdiğimde sen çoktan gitmiştin.

Bir zamanlar birini sevmiştim. Kuşlar konuşurdu onunla. Pervaza sığınmış şu iki ıslak kumruya sorsam: Nerede şimdi o? Biri ’boğazımda’, öteki ’kuyruğumda’ der mi? Sonra biri öteki, ikisi de hiçbiri olur mu? ’Söyleyin bana, nerede onun mezarı?’ diye sorsam… ’Kanatlarımda, kanatlarımda…’ By Özgür Gündem