Ana konuşmacı

Çok ama çok enderdir hayatın bana gülümsediği, benim de karşılık vermeye çalıştığım anlar… Talih en beklenmedik, hoş sürprizlerinde bile beni ters köşeye yatırarak acısını çıkarır sanki. Lillehammer Edebiyat Festivali’ne —yalnızca bir başka festival!— katılmak için dün sabah çok erken yola çıkmış; her zamanki gibi hazırlıksız, kılıksız, uykusuz, öğle vakti Oslo Havaalanı’nda gazetecilerce karşılanmıştım.

“İlk röportajı yapan olmak istedim,” diyor Fredric Wanderup, Dagbladet Gazetesi’nin önde gelen eleştirmeni, kültür sanat sorumlusu olduğunu saatler sonra idrak ettiğim kişi.

“Fotoğrafçıdan hangisini saklayacağımı şaşırdım. Darmadağın saçlarımı mı, izlerle dolu yüzümü mü?”

“Gerçek yüzünüzü yakalamış olduk,” diyor olanca zerafetiyle. Üç saatlik yolculuk boyunca bir türlü romanlarıma dönemiyor, Türkiye’deki siyasi durumdan, basının üzerindeki baskılardan kendimi koparamıyorum.

“Konuşmanızda bunlardan da söz açacak mısınız?”

“Hangi konuşma?”

“Ana konuşma. İki yıl önce Hertha Miller’in —ki o yıl Nobel’i aldı— yaptığı ana konuşma, bu yıl size verildi. Nasıl olurda haberiniz olmaz?”

“Bilmem… Yani aylardır… Uzun zamandır öyle parçalanmış haldeydim ki… İnanın Nobel’i alsam haberim olmazdı. Türkiye’de kimse yazmazdı.”

“Hala gülebilmenize sevindim,” diyor zarifçe, hüzünlenerek… Defalarca göz göze geldiğim dikiz aynasına bakıyorum, uzun, cüretkar, onun bakışıyla tamamlanmış bu bakış, beni darmadağın yüzüyle karşılaştırıyor, neredeyse tanımadığım bir kadının…

Mola vermek, bir sigara içimi yalnız kalmak için ısrar ediyorum. Neden sonra geri döndüğümde, beni endişeyle izlediklerini fark ediyorum.

Bütün hesapsızlığıyla ağzımdan kaçan cümle ve ona ister isetemez eşlik eden gülüşüm, iki sayfalık röportajın tonunu belirliyor:

“Yaşasın! Bir ana konuşmacıyı kolay kolay hapse atamazlar.”

Arabadaki sessizlik derinleşiyor. Yanlış görmediysem yayıncımın gözleri doluyor. “Parmaklıkların dışındaki yazar,” başlığının altında saçları rüzgarda darmadağın bir kadın duruyor,ama sanki aynı rüzgar, dağlardan esen kuzey rüzgarı yüzünün parçalarını bir araya getirmiş.

Andre Brink, Terry Eagleton gibi dinlemeyi çok istediğim yazarlar var festivalde, ama ne yazık ki Eagleton katılamıyor, Güney Afrikalı Brink’in “Uzlaşma” temalı konuşması da programımla çakışıyor.

Restorana girer girmez aynı coğrafyadan geldiğimizi anlıyor, uzaktan selamlaşıyoruz. Mönüdeki “Amed” sözcüğüyle emin oluyorum. “Sizi Radikal’den beri okuyorum,” diyor, “Kürt asıllı olup olmadığınızı merak ettim.” Ana konuşmacı olduğumu biliyor.

“Bizden de… Kürtlerden de bahsedersiniz umarım konuşmanızda.”

Bir anısını anlatıyor sonra. Gazeteler yazmıştı, Kürtçe türkü okunduğu için polisçe basılan düğünü hatırlıyorum. Damat akrabasıymış, ‘damatlıklarıyla gözaltına alındı,’ diyor, ister istemez gülüyoruz.

Anlattıklarını İngilizceye çevirdiğimde derin bir sessizlik çöküyor masaya. Galiba en çok gülüşümüzle ele verdik Türkiye’de olup biteni, bütün bunlara gülebilmemiz, hala gülebilmemiz, bu derin sessizliğin nedeni.

Öğlen olmuş bile. Bir otel odasında romanlarım üzerine cümleler kurmaya, ‘kentler ve mitler’, ‘bellek ve bakış’, ‘benlik ve öteki’ üzerine konuşmamı bitirmeye çalışıyor, bir yandan bu açıklama—özür yazısını yazıyorum. Ne yaparsam yapayım, yüzüme vuran gölgeyi gizlemeyeceğim bu öğleden sonraki konuşmada… By Özgür Gündem