Birinci dereceden akraba

Son yazımı yollarda yazmıştım. Darmadağın bir otel odasında, uykusuzluğun heceleri sağa sola savuran girdabında başlamış, dağ yollarında tamamlamıştım. Üç ayrı şehirde ’bellek’ üzerine konuşmuştum. Hatırlama cesareti ya da cüreti, unutmak ya da yüzleşmek, bağışlamak…

Bir hafta sonra, yazıya koyduğumu sanırken atladıklarımı keşfediyorum. ’Özgürlük’ ve ’Adalet’ sözcüklerini birlikte kullanmam gereken bir cümle vardı söz gelimi, sözcüklerden birini düşürmüşüm. Daha tanıdık, kapalı bir göğün altında, bu sözcüklerin en uzağında durduğum yerde farkına varıyorum hayatın ironisinin… Tahliye işlemleri için geldiğim bir adalet sarayının önünde.

Işıltısız bir gün, ama ne de olsa bir mayıs günü. Koskocaman adliye binasının girişine bakan bir kafedeyim. İçine sözcüklerin bile sızamadığı yekpare bir yalnızlıkta… Kopkoyu açılıp kapanan kapıları, asık yüzlü, kül yutmaz görünümlü adamları izliyorum. Yüzüm beyaz, lekeli, vedalaşmaktan ağarmış bir mendil gibi. Kimse bakamıyor gözlerime. Kafa tokuşturan, nargile fokurdatan, silah yakalatmaktan söz edenlerin masasına ilişmiş, kahveyle sigara içiyorum. Arada bir saati soruyorum, sırf bir sesin beni yanıtlamasına ihtiyaç duyduğum için.

Saat 14. Üç saat içinde yetişmesi gereken evraklar var, imzalar, görüşmeler… Güçten kesilmişim. Artık başarabiliyorum adliyelerde bayılmamayı, ama şu korkunç, dinmek bilmez susuzluk… Dakikalar sürekli ilerliyor, ama benim zamanımı, amber gibi içinde yakalandığım zamanı kıpırdatamıyor. ”Saatiniz kaç?”, diye soruyorum gene.

Beş aydır, 142 gündür demir parmaklıkların gölgesi vuruyor uzandığım her sözcüğe… Beş aydır, bir metafor değil cezaevi, K. Kapalı Cezaevi adıyla somutlaşmış bir taş bina, çekim alanından kurtulamadığım, suskunluğundan sözcükleri koparıp aldığım bir uçurum. Sol elimin işaret parmağındaki görüşçü damgası kaplıyor boş beyaz kağıtları, simsiyah işaret ediyor hakikatle aramdaki uçuruma… Yoluma çıkan her yıldıza tırmanamıyor, her kuyuya inemiyorum artık. Hangi sözcüğün ipine tutunup geri dönebilirim, kestiremiyorum. Beş aydır cezaevlerinden gelen mektupları okuyamıyor, sigara paketlerindeki parmaklık resimlerine bile katlanamıyorum.

”Neyiniz olur?” Birinci dereceden akrabam. ”Saat, kolye yasak.” Boyunluk? Bir dakika bile kalamayacağım bir binaya koşar adım gidiyorum, itişenlerin arasında… Gözyaşlarını gizleyen kadınlara ”Allah kurtarsın” diyorum içtenlikle… Mahpuslar gittikten sonra açık görüş salonunda voltalıyorum, hiçbir şey görmeden, işitmeden… Arkamı dönüp gidiyorum sonra, gidemeden… Saat 16:30. Evraklar için yarım saat kaldı. Yarın tatil. Cezaevinden adam çıkarıyoruz, cümlesi şehirlerarası bir dayanışma ağını işletiyor.

Dağın eteğindeki o kente ilk gidişimde keşfettim adliyenin nezaretine bakan pastaneyi. Ocak ayıydı, tepelerde kar vardı. Ellerim çok üşüyordu. Çay, sigara, ringler… Ansızın katıldım parmaklıkların ardında sessizce bekleşen kalabalığın arasına… Deniz kabukları kadar sert ve suskundu insan yüzleri, kimse kıpırdamıyor, bakışlarını nezaretten ayırmıyordu. Sanki yüzyıllardır birbirlerini tanıyor, yüzyıllardır bekliyorlardı. Parmaklıkların hemen dışında, vedalar ülkesinin sınırlarında, gidemeden… ”İki tahliye, on dört tutuklama’’ cümlesi dolandı, ayışığında toplanmış gölgeler kadar sessiz kalabalıkta… (Adalete inanıyor musunuz, diye sormuştum bir panelde. Öyle sormuştum, değil mi?) Tutuklananlar teker teker, elleri kelepçeli, alelacele nezaretten çıkarılırken bile kimse konuşmadı, kıpırdamadı. Genç bir çocuk cezaevi arabasına bindirilirken bağırıyor, ama karlı, karla kaplı bahçede işitilmeden dağılıp gidiyor sözcükleri… ’’Ben de bir mahkum yakınıyım’’ diyorum sessizliği kırmak için, ’’Birinci dereceden akrabayım.’’

Saat 17, artık yazı nöbetçi savcıya gidecek. İki üç saat sonra eve varır, kahveyi ocağa koyar, suyun altına girerim. Sabunla yıkarım ellerimi, yüreğimi… Belki önce yağmurun altında yürürüm saatlerce… Boş beyaz kağıtlara ÖZGÜRLÜK diye yazar, durup bir kahkaha atarım. Saatin kaç olduğuna aldırmadan müziğin sesini açar, Eluard’ın şiirinden alıntılar yaparım. Mutluluk üzerine bir yazı bile çıkarırım belki. Yeterince kahvem ve sigaram, müziğim ve saatlerim var nasıl olsa.

Saat 21. Bir telefon. Tahliye gerçekleşmedi. Bıçak gibi bir ağrıyla saplanıyor sol gözüme gerçeklik, kiminin migren dediği bir ağrı beni mutluluk üzerine yazmaktan kurtarıyor. Özgürlüğe gelince… Bir gün denerim yazmayı. By Özgür Gündem