Havuç, sopa, kötü günler

Bildik, tanıdık, yıllarca yinelenmiş cümleler. Biz ve ötekiler. Kötülüğü simgeleyen ”öteki” karşısında, kendini her türlü ahlaki yargıdan muaf tutarak, ”şiddet hakkını” tekeline alan ”biz.” Böyle bir ayrımcılık her zaman düşmana gereksinim duyar ve onu yaratır da, savaş dili onun doğal dilidir.

Kısaca YSK dönemi diye adlandırdığımız, geri kaldığına inandığımız dönemin gazete başlıkları… ”Düşman”, ”savaş alanı”, ”molotof”, sözcüklerini bol keseden kulanan, üzerlerine ateş açılmış kalabalıkları ”halk”, öldürülmüş bir lise öğrencisini, onlarca yaralıyı mağdur saymayan bir dil.

Eskimiş cümlelerle devam edelim. Öteki, gündemde olmayandır, mağduriyeti şüpheyle karşılanan, nesneleştirilen, külfet olarak algılanan…

Ötekinin tanınmaması, dilsizleştirilmesi, reddedilmesi üzerine kurulmuş her ilişki bir tahakküm ilişkisidir ve kaçınılmaz biçimde zulüm içerir. Bireylerin, toplulukların, halkların haklarını peşinen reddetmek taleplerine karşı uygulanan şiddeti meşrulaştırır.

Medyada nadiren, dolaylı yollardan yer bulabilen haberler:

㧣 Nisan’ı takip eden bir hafta boyunca, 198’i çocuk 843 kişi gözaltına alındı. 174 kişi tutuklandı.”

׌’ü çocuk, 251 yaralı.”

”Bismil’de 30 köylü gözaltına alındı, 16’sı tutuklandı.”

㧮 Nisan. 82 gözaltı.”

׋ Mayıs. 44 kişi tutuklandı.”

׎ Mayıs. 78 kişi (daha) tutuklandı.”

”Durmaksızın süren gözaltılar. Üç haftada 1200’e yakın gözaltı, 300’ün üzerinde tutuklama.

Kuşkusuz diri diri yakılan mahpusların ya da köylülerin manşetlere taşınmadığı bir ülkede, BDP’li gençlerin örgüt adına propaganda yapmak, suç işlemek, halay çekmek vs. gerekçelerle tutuklanması gibi mutad durumlar gündemi belirlemiyor. Bazen sivil toplum kuruluşları, gazeteler, akademisyenler bir simge isim çevresinde birleşip tepkilerini gösterebilse de, tutuklananların çoğu henüz tamamlanmamış iddianamelerin korkunç belirsizliğinde aylarca cezaevinde kalıyor. Elbette biliyorum, yıllarca tutuklu yargılananları, sınırları esnedikçe esneyen suçlardan 20 yıla varan cezalar alanları, taş attıkları için cezaevinde büyüyen çocukları, gazetecilik faliyetinden 160 yılla yargılananları…

Ama bütün bunlar, yaşanagelmiş bütün korkunçluklar, tek bir haksızlığı bile sıradanlaştırmamalı. Suskunlukla geçiştirilen tek bir adaletsizliğin bile zalimin işini kolaylaştırdığını düşünüyorum. Öte yandan aklananlar, salıverilenler çilesi dolanlar baskının sürdüğü gerçeğini de gizlememeli. (Mayıs ayının ikinci haftası gözaltı sayısı 1500’ü, tutuklu sayısı 800’ü buluyor.)

Hiç kimsenin hayatının ötekinden daha değerli olmadığını içselleştirebilmek sahip olduğun ya da talep ettiğin hakların aynısını başkaları içinde istemek. Zorbanın sesinin her yerde, her ilişkide duyulduğu bir dönemde, h‰l‰ özgürlük diye diretebilmek (Dinlemesi gerekirken bağıran, özür dilemesi gerekirken suçlayan çok bildik, tanıdık zorba) Gerçeklikten koparıldığında adalet gibi, özgürlük gibi sözcüklerin ne hale döndüğünü göre göre diretmek. Şüpheyle. alayla, öfkeyle karşılanacağını bile bile diyalog demek, uzlaşma demek…

Kötü günler yaşıyoruz. Siyaset yapma hakkının suça dönüştürüldüğü, en basit, en temel taleplerin zamansız bir sorun çıkarma sayıldığı günleri aslında epeydir yaşıyoruz. Düşünce özgürlüğünü en çok savunması gerekenlerin, paylarına düşen iktidarla mest olmuş, zorbalığın dilini sahiplendiği, sahiplenmekten de öte derinleştirdiği bir dönemden belki de hiç çıkamadık. Başkaları ”kuşkusuz hak ettikleri” sopayı yerken, daha fazla havuç için susanların, susturulanların dönemi. Tutunmak zorunda olduğumuz sözcüklerle aramızdaki uçurum açılırken, korkarım ki kötü günler yaşamaya devam edeceğiz. Bizler, günün birinde bu gövde gösterisi uğruna susturulanlar, ötekiler… By Özgür Gündem