Neredeyse

Kişisel, derme çatma arşivimden: “Kuş uçurtmadılar” “Ellerinde uzun namlulu silahlar bulunan yüzlerce özel tim…” “İstanbul’da 25 bin 312 personel görevlendirildi.” “… daha miting alanında toplanmaya fırsat bulamadan bir saatlik süre sona erdi.’’ ‘’Üniformasız 1 Mayıs’’ (99, gazete başlıkları ve alıntılar.) ‘’Emniyet görevlilerimiz, günün bir birlik, mücadele, dayanışma günü olduğunun bilincinde, alanları doldurmuş, köprülere, geçitlere taşmış, kilometrelerce uzun zincirler oluşturarak emekçilerin bayramını kutlamıştır. Hatta en kalabalık katılımcı grubunu oluşturarak örnek teşkil etmişlerdir. Tören alanına iş kıyafetleriyle gelmek gibi anlamlı bir gelenek korunmuş, çeşit çeşit üniformayla ‘tek tip’e karşı simgesel ve zarif bir tavır sergilenmiştir. Bir saatlik mitingi sabırla izleyen güvenlik güçlerimiz, katılımcılara çıkışa, hatta neredeyse evlerine dek eşlik etmiştir.” Birkaç cümle alıntıladığım ilk 1 Mayıs yazım, ‘yakında yazacak yer bulamayacaksın’ gibi kehanetlere dek varan tepkilerle karşılanmıştı.’ Ana medyada’ 1 Mayıs yazısı yazmak, biraz sıra dışıydı sanırım, 70’lerden kalma bir solculuk, hatta solculuk gösterisi gibi algılanmıştı. Hele hele hiç kimse öldürülmemiş, tek bir lale tekmelenmemişken…

Kendince, kaderince yürümek… Bu başlıkla köşeme döndüğümde, 1 Mayıs Taksim Meydanı’na dönmüştü. Artık herkesin 1 Mayıs’ıydı, haberler, köşeler, yürekler onunla doluydu. Bir geçmişi vardı herkesin, yarıda kesilmiş bir uzun yürüyüşü, kayıpları, hala atmak istediği sloganları, çoktandır iç çekişe dönüşmüş çığlıkları… Her gün yürüdüğü için herkesten, kaderinden bile hızlı yürüyen kadın, DİSK’le birlikte alana giriyor, saatlerce insan yüzlerini inceliyordu. Onca kalabalığın içinde sadece rüzgarı işiterek… Geçmişin uğultularını, rüzgarın taşıyıp getirdiği hikayelerini geçip gitmişlerin, incecik sesini kurumuş gözyaşlarının… 77’de hasta olduğu için evde bırakılmış, kurşunlardan sağ çıkan yakınlarından Kazancı’yı, Sular İdaresi’ni dinlemiş kız çocuğuydu o. 80’lerde meydanların yasaklandığı üniversite öğrencisiydi, hızla ironiye dönüşen sözcükler arasında el yordamıyla aranan… Şimdi boyunluklu, gölgemsi bir kadındı. Herkes gittikten sonra, çöpe atılmış bayraklarla, flamalarla dolu meydanda, aç güvercinlerle birlikte dolanıyor, rüzgarı bir daha dinliyor, gerçekten işitiyordu.

‘Otuz yıl önceki cezaevi arkadaşıma rastladım. Meydanda yüz yüze geliverdik!’ ‘En az yarım milyon insan var!’ ‘Almanya’da en fazla beş bin kişi toplanırdı!’ ‘Herkes yan yana, iç içe, en ufak bir sürtüşme yok!’ ‘Bir de birlikte yaşayamadığımızı söylüyorlar!’ Hızla yürüyorum kortejler arasından, izlenimler, pankartlar, tanıdık yüzler, arkadaşlar, cümleler arasından… Bağlı olduğum oda, sendika, teşekkür borçlu olduğum 68’liler Vakfı (cezaevlerini düşünmemeye çalışıyorum bugün), göçmenlerle dayanışma… Daha da hızlanmışım sanırım, alanı demir kafese çeviren polis barikatları çıkış tanıyor bu yıl, AKM’nin çatısındaki keskin nişancılar daha da görünmezleşmiş. 1 Mayıs’ın tarihçesini dinliyorum, marşlar, türküler, halaylar, Kürtçe bir bildiri okunuyor. ‘’En az yarım milyonuz. Şu meydana bakınca insanın neredeyse Türkiye’den umutlanası geliyor.’’ Madem bu kadar kalabalıktık… Boyunluğumu takıyor, suskun, gölgemsi, yarı—sözel varlığımla BDP’liler arasında dolanıyorum. ‘’Otuz yıl önceki cezaevi arkadaşıma rastladım… İkimiz de yaşlanmışız,’’diyor bir arkadaşım.

99 Mayısı’nda, o kan ter içindeki, namluların önündeki koşuşturmada HADEP kortejine katılmıştım. Siyasi bir tavrın ifadesiydi, ama sanki daha da öteydi. Tam çözemediğim bir çekimin etkisinde, bir çağrıya açılırcasına, bir ışığın, gün ortasındaki acıyla dolu bir parıldayışın peşinde… Coşku, direniş, birlik, mücadele, kolayca sıralayabilirim bu sözcükleri, ama bir de sözcüklerle yakalanamayan var. Bilirsiniz, bazen sadece bir gülümsemedir sizi çağıran, birinin usulca yana çekilip size yer açışıdır, kulağınıza fısıldanan Türkçe’ye çevrilmiş bir cümledir. Düşecek gibi olduğunuzda, sizi arkadan tutacak bir çift kola inanma arzusudur belki. İşitmekten çok belki düşlediğiniz bir ezgidir, çok ama çok tanıdık gelen… Geçmişe doğru değil, geleceğe doğru yürüyen bir kalabalıktır, sizi her zamanki yalnızlığınızda bulan ve çekip götüren… Kendinizce, kaderinizce yürürken… Hayatın, ölümü aşa aşa bir hayat olabileceğini hatırlatan bir ışıktır sadece. ‘Devam et’ der, neredeyse umutla, başka bir şey söylemez.

Yalnızlık, yollar, yağmurlar. Son gözaltılar, tutuklamalarla ilgili notlarımı tamamlıyor, ama yazımı gene erteliyorum. Cezaevi üzerine düşünmeyi gene erteliyorum. Ve sonrası… Boş beyaz kağıtlar, susmuş gece, yağmur. Bir perşembe daha başlamış. By Özgür Gündem