Son kâğıt, son yazı.

Son kâğıt, son yazı. Üç—dört sözcük, üç nokta, bir duraksama…

bir duraksama… Birkaç sözcük daha suskunluktan koparılan, yarım bir soluk, belki soluktan çok bir iç çekiş, bir başlangıç. Her zamanki gibi başlamak, yarı karanlıkta, el yordamıyla…
Usul usul ilerlemek sınır işaretleriyle kaplı kâğıtta, hüzünle tereddütle dolu, belirsiz pişmanlıklar, ansızın kabaran korkular, alabildiğine bastırılan duygular arasında… Uzaklardan yazmak. Kaçabildiğim kadar uzaklardan, şimdilik varabildiğim en uzaklardan ve dalaşmak…

Uzun bir süredir hastaydım. Yazmayı, yazmam gerektiğini düşündüğüm son iki yazıyı yazamadım. “Geceler, Rastlantılar” olabilirdi ilkinin başlığı. Bir cumartesi gecesi, Taksim Meydanı. Boyunluklu kadın, polise derdini anlatmayı başarsa da tacizlere, tehditlere karşı oluşturulmuş güvenlik çemberini yaramıyor, saatlerdir taşta oturan beyaz başörtülü kadınların arasına karışamıyor. “Artık yeter, bu kan dursun!” diyor. Beyaza bürünmüş kadınlar, zılgıtlar, ağıtlar, türkülerle…

Hep birden başörtülerini çıkarıp yere atıyorlar: Barış istiyoruz, (Boyunluklu kadın, kendi şalını katmak istiyor yığına, ama bir okurun hediyesi…) İkinci geceyse, Beyoğlu Polis Karakolu’nda, galeri baskınının mağdurlarıyla geçen salı gecesi. Açılışta değildim, ama tesadüfen haberdar olmuş, tanıkları, yaralıları aynı gece dinlemiştim. O zamanlar Tophane’ye dahil sayılan bir sokakta, yedi yıl tek başına oturmuş bir kadın olarak, birinci elden tanıklıklarımı farklı farklı dengeler, ahlaki kodlar, ötekileştirmeler üzerine gözlemlerimi dillendirebilirdim.

Bir de Erkan Gümüştekin var, hikâyesi yazılmamış… Adli mahkûmların arasına atılmış, defalarca dilekçeleri reddedilmiş, siyasi koğuşa dönmesine izin verilmemiş. 22 yaşında kendini yakmış. Kurtulur muydu? Yanık ünitesine nakledilmesi bir gün geciktirilmese kurtulur muydu, bilmiyorum. Azadiya Welat ve Günlük gazetelerini dağıttığı için tutuklandığında cezaevine ilk girişiymiş. Ona biçilen ceza: 15 yıl. Cezaevleri üzerine birkaç aydır toparlayabildiğim haberler, baskıların hiç de sanıldığı gibi sonlanmadığını, boyut, tür, tarz değiştirerek, daha da güçlü bir suskunluk duvarıyla çevrelenerek sürdüğünü söylüyor. Belki geliştirilmiş en ‘incelikli’ işkence türü olan tecrit yani, F tipleri, artık iyice kurumlaşmış durumda. “Koşullar öyle korkunç ki” dedi bir mahkûm yakını, “sivil toplum kuruluşlarının, gazetecilerin çabasıyla gerçekleşen en ufak bir değişiklik bile, içeridekilerin hayatını katlanılır kılmaya yardımcı oluyor.” Deli Dalgalar’ın aracılığıyla hazırlanan siyasi tutuklular resim sergisinde bir mektup okunuyor. Hücrelerde boya kalemlerini bile yasaklayan son genelgeye karşı ressamlardan destek bekleniyor.
Bu kez beş ay süren köşe yazarlığımın minnetle andığım rastlantıları da var. “Kayıp Defter”. Siirtli bir çobanın, bir müebbet hükümlüsünün, cezaevi gecelerinde, yüreğine kan yürüdüğünde, ağır ağır, kurşunkalemle yazdığı defter üzerineydi. ‘Belki bir cezaevi operasyonunda yanmıştır’ diye biliyordu. Yanan defter yerine kendi kurşunkalemiyle yazılmış güncesini yolladı bir müebbet hükümlüsü. Belki bir gün karşıma aldığım için, belki benden daha gerçek daha canlı olduğu için sevdiğim ‘öteki Aslı’nın ressamı Jir’in resimlerine rastladım. “Deli Dalgalar Sergisinde”… Biri boyunluklu, diğeri bastonlu iki kadın, bir Orta Avrupa kentinin garında, yağmurun altında konuşuyorlardı”Gece Tren”inde… Kayıplardan, acıdan, işkenceden, Maraş katliamından… Bastonlu kadınla geçenlerde yeniden buluştuk, yazılarımı okuduğunu tahmin ettiğim için endişeliydim, suçluluk duyuyordum. Kendi hikâyesini benim sesimden dinlemişti bir de… Onun kucaklaması, on dokuz yıllık yazarlığımın bütün çilelerini, hayal kırıklıklarını, fitil fitil ödetilen bedellerini sildi.

Teşekkür ederim. Güncesi için Nezir’e, porte için Jir’e… Başta Veysel olmak üzere cezaevinde yazan arkadaşlara… Ulucanlar, Diyarbakır, Erzurum ve Maraş’ı bana anlattıkları için Salih’e, Haydar’a, Emin’e Abbas’a ve elbet Elif’e. Arşiv ve haber desteği için Osman Okkan, Seyit Soydan, Erdal Doğan, Mehmet Gelturan’a, Nuriye’ye ve Sultan’a, Deli Dalgalar’a, Cevdet Bey ve yazılarımı dizen diğer arkadaşlara, bilgisayar yardımları için de Can, Ahmet, Seden ve Gül’e teşekkürler. Son aylarda yazdığım, benim için en anlamlı cümlelerle vedalaşayım, her yazının başında, yarı karanlıkta elimi tutan ve son cümleye dek bırakmayan okurla…

(Bir zamanlar birini sevmiştim. Kuşlar konuşurdu onunla. Şu pencereye sığınmış iki ıslak, üşümüş kumruya sorsam: Şimdi nerede o? Biri ‘kuyruğumda,’ diğeri ‘boğazımda’ der mi? Sonra biri öteki, ikisi de hiçbiri olur mu? Söyleyin bana, desem, nerede onun mezarı? Kanatlarımda. Kanatlarımda…) By Radikal Gazetesi