Barabbas’ın suçluluğu

Aralık ayının son pazartesisiydi. Hepimiz soluğumuzu tutmuş, mahkeme sonucunu bekler gibi tahlilleri bekliyorduk. O gün çıkacağından, çıkmayı artık hak ettiğinden emin olanlar vardı aramızda, ama onlar bile bavullarını toplamaya cesaret edemiyordu.
Nöbetçi doktor gecikmiş, hava kararmaya başlamıştı. Herkes evine gitmiş, en vurdumduymazımızın yüreğine bile bir ağırlık çökmüştü. Günün her saati karanlık bir koridor boyunca sıralanmış 15 kadar odadan oluşan tek katlı bir binaydı burası. Oda pencereleri bahçeye değil, yarım metre genişliğinde bir başka koridora açılırdı. Pazar günleri ziyaretçiler ip gibi dizilir, lekeli camların ardından kırık dökük teselli cümleleri iletilirdi.


Ayşe ve ben, Bulaşıcı Hastalıklar Servisi’nin en genç iki hastasıydık, 15 yaşındaydık. Ana koridor boyunca dilsiz gölgeler gibi bir aşağı bir yukarı yürürken tanışmıştık. Yanıma gelmiş, üzerime bir sabahlık geçirmem konusunda beni uyarmıştı. Ne de olsa erkek hastalar vardı! Koridor çoğu zaman bomboştu, kimse odasından dışarı çıkacak takati kolay kolay bulamazdı. Gene de neşeyle boyun eğdim.
Raporlar sonunda geldi, tek bir hasta bile taburcu edilecek kadar iyileşememişti. Bir sonraki tahlile dek, yani bir hafta daha hepimiz buradaydık. Taziye ziyaretine gider gibi, koridorun sonundaki ‘hanım teyze’ye uğradık. Utanıp sıkılmadan, iki gözü iki çeşme ağlıyordu yaşlı kadın. Bir kez daha çıkamamıştı. İki aydır buradaydı, odası fotoğraflarla kaplıydı.
O günlerde, her sabah altıda el radyomu ayarlar, miadını doldurmuş şarkılar eşliğinde yarım saat ağlardım. Rutine dönüşmüş bu içten ağlayış, doktorların kulağına gitmişti. Bir sabah vizitesinde, dünya üzerinde daha ne korkunç hastalıklar olduğunu anlatmış, servisteki 32 kişiden bazılarının bir daha hiç çıkamayacağını ima etmişlerdi. Benden kötü durumdaki insanların varlığında bir avunma bulamıyordum. Henüz 15 saf yılı geride bırakmıştım. “Bırakın ağlayayım. Bu bir yaşama arzusu.”
Bir mabedi andıran, çiçeklerle, örgülerle tıkabasa dolu odadan çıktıktan sonra sessizce yürüdük. Kafamıza dank etmişti. Yılbaşını, saat altıdan sonra yalnızca acıdan bilincini kaybetmiş menenjitlilerin çığlıklarının, kara sarılıklıların öğürmelerinin duyulduğu, giriş çıkışın bütünüyle yasak olduğu intaniye servisinde geçirecektik. Ben evden portakal suyu, elma ve muz isteyecektim. Bir de sakızlı muhallebi. Onun zulasındaysa kuru kayısı ve üzümlü kek vardı. Bir teyp temin edecek, dans edecektik. Gece yarısı, ziyaretçi koridoruna kaçıp sigara tüttürecektik. Kendimizi kaptırmış konuşurken farkına varmadan el ele tutuşmuşuz. O serviste, hiç kimse hastalara, bizlere dokunmazdı. Ziyaretçiler camın berisinde durur, hemşireler serumları lastik eldivenlere rağmen azami dikkatle takarlardı. Dokunulmanın ekmek, su kadar somut bir ihtiyaç olabileceğini orada öğrendim.
Ertesi sabah sekizde tahlillerde bir hata olduğu, 32 hasta içinde sadece benim çıkabilecek kadar iyileşmiş kabul edildiğim bildirildi. Kimseyle vedalaşmadan, apar topar bavulumu toplayıp bir hırsız gibi ayrıldım oradan. Ayşe’yi bir daha hiç aramadım. Yılbaşı gecesi bile…
Bu eski hikâyeyi, yazıldığında ben dahil kimsenin sevmediği bu ‘gerçek öyküyü’, ancak bu kış, bir başka hastane odasında benimseyebildim. O zamanlar, cezaevinde olduğunu sandığım birini düşünerek yazmış, Rene Char’ın ‘Özgürlük’ şiiriyle bitirmiştim. Oysa kayıptı. Bana gelince… Dayanışmayla ele vermenin, mutlak kardeşlikle vazgeçişin el ele yürüdüğü pek çok yolundan sonra hayatın, artık ‘özgürlük’ sözcüğünü kolayca dile getiremiyorum. ‘Barabbas’ın suçluluğu’ diye sonlandırırdım herhalde bugün. (Bir kişi inecekti çarmıhtan, kalabalıklar İsa’yı değil, Barabbas’ı seçti.) O akıldışı, saçma, haksız, karanlık, kalıcı suçluluğu sağ kalanın… Devam edeceğim, bu yalnızca bir girişti, bugün de yazamadığım bir başka hikâyeye… By Radikal Gazetesi