Kanın ve soluğun

Işıl ışıl bir haziran sabahı, kahve kokusu, belli belirsiz bir akordeon sesi, sanki steplerden yankılanırmış gibi duyulan, dupduru, sevecen bir gökyüzü. Renkle, ezgiyle, insanla dolu sokaklar, meydanlar… Bin ayrı dille, çağrıyla, vaatle, ihtimalle dolup taşan meydanlar, uzaklara doğru kıvrıla kıvrıla giden sokaklar, dörtyol ağızları yabancı bir kentin…
Suskunluğu, insana dair bir iz taşımayan sevecen gökyüzünün… Kalabalıkların ortasındayım, bir kahveye oturmuşum. Yanımda getirdiğim gazete küpürleri, bilgisayar çıktıları, cezaevi raporları, on yıl kadar önce yazdığım cezaevi yazıları plastik masayı kaplamış. Ve elbet kitaplar, küllükler, kalemler, soğumuş fincanlar…

Bazen öyle zor ki! Hayatın gürültüsü içinde dağılıp giden uzun, bitimsiz bir çığlığı dillendirmeye, umutsuzca dillendirmeye çabalamak… Duvarlara çarpıp parçalanan çığlıkları, buruk, tamamlanmamış vedaları, çok erken ölümleri… Çünkü insan, çoğu zaman kaçırmak ister gözlerini trajik olandan, bakışını da yüreğini de taşıyabileceği acıya göre daraltır. Sert kayaya sızamayan, yüzeyden akıp giden su gibidir sözcükler ölüm karşısında. Onları biçimlendirmeye çalışanı ters yüz eder, elden ayaktan keserler. Sanki bir sözcükten ötekine çarpa çarpa yuvarlanırsın korkunç derinliklerine insan hikâyesinin. Kimse anlatamaz, anlamlandıramaz ki ölümü, ölümdür insanı anlamlandıran…
Bir cümle; “Bahar insana hep sanki çiçekler önceden saklanıyormuş da, yetişkin insanlar onları aramaktan sıkılıp vazgeçmesinler diye güneşe çıkmışlar gibi gelir, bir çocuğun hayatıysa nergis için hem yağmur, hem de güneş olan bir nisan gününde farksızdır.” (De Profundis, Oscar Wilde)
Yalın bir mektup: “Abdullah Akçay için bir kez daha buradan sesleniyoruz. Tutuklandığında 14 yaşında idi, hızla yargılandı ve 108 yıllara varan cezalar aldı. Neler olduğunu anlamaya başladığında lösemi hastalığına yakalandığını öğrendi. Bir çocuğun özgürlüğünden mahrum bırakılarak, son derece kötü koşullarda, tehli bir hastalıkla yaşam mücadelesi vermesi kimseyi ilgilendirmemekte… Abdullah Akçay artık geri dönüşü olmayan bir yola girmiş durumda bulunmaktadır, tedaviye cevap verememektedir. İlik nakli için gerekli sevk kararları çıkartılmıyor, Adli Tıp Kurumu aylardır bir rapor düzenlemedi… Hastanede yatarken 18 yaşına girdi. Hemen sevki çıkarıldı. Artık büyümüştü, çocuk tutukevinde kalamazdı. Ama onun yaşaması, özgür bir koşulda ailesiyle birlikte olabilmesi için hiçbir mekanizma harekete geçirilmedi… Tutuklu bulunduğu koşullarda tedavisinin devam koşulları artık kalmamıştır. Sözün bittiği yere gelinmiştir.”
(İHD—İstanbul, TUAD, TUYAB, İstanbul Tabib Odası imzalı mektubun tamamını cumartesi yayımlamıştım.)
Birkaç dize: “Kanın ve soluğun var. Bu dünyada yaşıyorsun. Tatları, mevsimlerini, uyanışlarını biliyorsun, güneşte oynamış, bizlerle konuşmuşsundur. Duru su, baharın ilk çiçeği, toprak, filiz süren toprak, sessizlik, bir başka göğün altında oynamıştın çocukken, onun sessizliği var gözlerinde, bir bulut, derinlerde biriken bir pınar gibi. Gülüyor, sıçrıyorsun şimdi bu sessizliğin üzerinde.”
(Cesare Pavese’nin son şiirlerinden alıntıladım.)
Birkaç son cümle: Abdullah Akçay’ın cezaevinde, yani devletin himayesinde olduğunu, bir tek bu nedenle tedavisi için her şeyin yapılmasının yasal bir zorunluluk, bundan da öte bir insanlık görevi olduğunu hatırlatayım. Acilen tedaviye ihtiyaç duyan belki daha yüzlerce hasta tutuklu, hükümlü gibi. Duvarların arasında büyümeye terk ettiğimiz binlerce çocuktan kiminin ölümü beklediğini, daha şimdiden ölmeye hazırlandığını hatırlatayım. Her birinin kaderi, sanki içinden geçmek zorunda olduğumuz bir iğne deliği, koskocaman ben’lerimiz, tarihimiz, ‘vicdan’ diye adlandırdığımızla… Bir kez daha, binlerce kez, bir ömür boyu daha… Onlarsız bir hayatın eksik, sakatlanmış, suçlu bir hayat olacağını hatırlatayım.
İnsanların en gerçek dayanışmasının ölüm karşısında olduğuna inanıyorum ben. Hayat, hayatın ta kendisi değil mi, bizleri, insanı anlamlandıran? By Radikal Gazetesi