Melekler, kelebek…

Yaklaşık 10 yılda bir döndüğüm Orta Avrupa kentlerinden birindeyim. Geriye dönüşün hesaplaşmalarını, acıyla karışık uyanışlarını, dirilişlerini ilkinde tüketmiş olmalıyım, bir hüzün damlası bile kalmamış ikinci sefere. Muhteşem dağlar, derin vadiler, nehirler, kartpostal gibi kentler… Bir ufkundan ötekine tek bakışta görebilirmişsin hissini uyandıran bu soluk kesici ülkenin güzelliğine bağışıklık kazanmışım sanki. Kullanılmaya kullanılmaya uzaklara bakma yetisini yitirmiş gözlerimi hiçbir şey parlatmıyor, yaşartmıyor da…
Bir zamanlar, koskoca bir bavul, fizik kitaplarım, uzun kollu, ciddi gömleklerim, fönlü saçlarımla vardığım bu Orta Avrupa kentinde, gözlerimi kendi geçmişime dikmek istesem, nereye bakacağımı kestiremiyorum. Hem ‘bilinmeyen’in, hem ‘tanıdık’ olanın peşinde, ikisini de bulamıyor, ya da artık tanıyamıyorum. Nehir, köprüler, kıyılar, katedral…

Beni bütünüyle unutmuş, insansız, anısız, yaşamayan bir kentte belleğin tıpası yerinden oynamıyor. Oysa o zamanlar, 20’li yaşlarda, çığlıklarla, çağrılarla, yıkıntılarla doluydu belleğim. Hep kovalayan, hep soran, o eski, hüzünlü bakış, eksilerek, örselenerek kendi yolculuğunu tamamlamış. Bin ayrı dille konuşan dünya, biteviye mırıltısına dönüşmüş yalnızlığın. Sadece rüzgâr, sanki hatırlar gibi beni… Tek başına bir rüzgâr, kıyıda birbirine sokulmuş iki kuğu… Saf geçmişten, oyulup buraya getirilmiş gibi kıpırtısız duran iki kuğu, hayatımın eninde sonunda bana sahip çıkacağını hatırlatır gibi…
Yeşil metal kubbeli tren istasyonunun önünde bekliyorum. Gidememekle kalamamak arasında… İki devasa saat, üzerine kumruların konduğu korkunç yeşil kanatlı canavarlar var girişte. Kaba saba yontulmuş, sararmış melekler sonsuz, taştan bir kucaklaşmada, dişsiz ağızlarıyla, alaycı gülümsüyor. Yağmur başladı başlayacak, alçalan bulutların arasından gümüşümsü ışık huzmeleri aydınlatıyor kenti. Rengarenk, reklam dolu tramvaylar, güvercin sürülerini havalandırarak gelip gidiyor. Rüzgâr şiddetleniyor, melekler daha da sıkı sarılıyor birbirine.
Koyu ışıltılı bir haziran günü, ikiye katlanmış saman kâğıtları, incecik şiir kitapları, şu ya da bu otelin tükenmez kalemleriyle oturmuş, gürültülü bir istasyon kahvesinde, ‘uzaklarda’ olma deneyiminin beni yakalayıp götürmesini bekliyorum. “Uzaklar”da olmak, yıllar geçtikçe bu sözcüğün tırnakları artıyor, ikiye, üçe, dörde çıkıyor sanki. Bir cigara içimi mola vermek, kendi hayatının sahnesinden inmek, spot ışıklarının, atış menzillerinin dışına çıkmak, bir rüzgâra kapılıp dünyanın merkezinden uzaklara savrulmak… Benden, benim hikâyemden, burada geçirdiğim iki göçmen yıldan hiçbir iz taşımayan, ufacık bir Orta Avrupa kentinde…
Dağlarına doğru yürüyüp gittiğim bu kentte, geceler boyu sokaklarında dolandığım, karanlığı da ardıma alıp yabani yabani seyrettiğim bu yabancı diyarda sanki baştan başlamıştım. Bir çocuk gibi. Kelimeleri sıfırlamış, yolumu yitirmiş, ankesörlü telefonlarda sessizce ağlamıştım. Kolay kolay yatışmayan bir açlıkla şarapları, ekmekleri tatmış, görebildiğim bütün doruklara tırmanmış, her tapınağa, her müzeye, karanlık her sokağa sapmıştım. İyi eğitilmiş bir at gibi, minnetle uzatmıştım boynumu bana sunulan her şekere… Vaatlere, serüvenlere, gülümsemelere… Gencecik bir kız, hayatın bütün trajedilerine hazır sanan kendini, oysa gür saçları daha ilk kışı çıkaramadan dökülecek, ne aşkı, ne ölümü tanıyor, ama daha o yaşta öğrenmiş sağ kalmayı, ikiye yarılmayı, sessizliğini kendine saklamayı… Hatta en iyi bildiği şey onlar! Pek çok karanlık biriktirmiş şimdiden, pek çok ayışığı, suskunluk, yara, kendine acıma… ‘Şimdi’ diyemiyor, ‘yarın’ diyemiyor, onu bekleyen bir yarın yok çünkü o uzun, upuzun gelecekte… Unutulması, cümle cümle etrafına dolanılması gereken dünden başka başlanacak hiçbir şey yok. Çoktan geç kalmış yaşamaya…
Bir okuma akşamı. Sema Kaygusuz, çok sevdiğim romanı ‘Yere Düşen Dualar’dan, ben de ‘Kırmızı Pelerinli Kent’ten ikişer sayfa okuyoruz. Kadehler, tepsiler, ayaküstü edebiyat sohbetleri sırasında biri kitabını imzalıyor benim için. Onu tanıyor gibiyim, ama yabancı ülkelerde iki—üç gün geçirince, gözüm bir yerlerden ısırmaya başlar herkesi. Bir ara ilk sayfayı açıyorum: “Hapiste en çok okuduğum A.E.’ye” yazyor, Perperık — a Söe’den (‘Gece Kelebeği’)
—Cezaevinde mi tanışmıştık, diyorum. Kendi hayatım, alevleri, çığlıkları, ölümleri ile yaşanmış, yaşanmamış, susulmuş, cümle cümle etrafından dolanılmış hayatım, kalabalığın içinde gelip beni buluyor. Sımsıkı, taştan bir kucaklamayla geçmişe sahip çıkıyor. By Radikal Gazetesi