İşte vedalaşmışız

Tuhaf bir sabah. Su gibi duru ve saf. Dingin. Bir haziran sabahı için fazlasıyla koyu. Umutsuz, beklentisiz. Gün, sanki gönül rahatlığıyla doğamadan, birdenbire burada, bizim aramızda, insanların dünyasında buluvermiş kendini. Bunca ışık bolluğuna karşın, sanki geceden kalan bir karanlıkla tortulanmış, güçten kesilmiş. Yeni bir geceden başka bekleyecek şeyi kalmamış. Daha en başından yitirilmiş…
Bir yarım cümle: Böylesi bir sabahta, günlerdir tamamlayamadığım ‘Gerçek Ölümler’in başına oturuyorum. Devam etmeli mi? ‘Bizler gerçek ölümlerle öldük’ diye seslenen, yarım yüzyıl önce yazılsa da sanki kadim zamanlardan seslenen bir yarım cümlenin çevresinde çemberler çiziyorum haftalardır. Yanıtsız kalan bir çağrı, uzun, upuzun bir veda mektubu olarak yazı. Hayatın ve ölümün gerçekleri kadar yalanlarını da üstlenmek zorunda olan yazı. İnsan devam edecek gücü nereden buluyor?


Kısacık, yalın bir şiir: Vedaların yasını tutamayız. Vaktimiz de kalmadı, gözyaşlarımız da… Veda anını bile tanımayız. Birdenbire gözyaşları içinde kalırız. İşte vedalaşmışız.
(Muhammed Ali Taha’nın bir Filistin Mülteci Kampı’nda yazdığı şiiri İngilizce çevrisinden çevirmeyi, kendimce yorumlamayı denedim.)
Saf ve durgun, dingin ve beklentisiz bir sabahta yazmaya koyulmak. Ölümler üzerine, dünya
siyaseti üzerine… Çözümlemek, gözlemlemek, akıl yürütmek. Şiddetten, acıdan, cinayetten söz etmek. Savaş demek, barış demek, adalet demek…
Cümleleri sıraya dizmek. Katillerle yüzleşmek, kurbanları dillendirmek. Bir karanlıktan bir başka karanlığa bakmak, bir diğer halkasına doğru yola koyulmak cehennemin. Gündemdışı kalan ölümler yerine gündeme alınan ölümleri yazmak.
Oysa tek bir insan hayatını anlatmak için koca bir dünyayı anlatmak gerekiyor. Koca bir dünyayı yitirmek. Tek bir ölümü anlatmak… Daha en başından yitirilmiş bir dünya.
Bir telefon: Pazartesi sabahı yurtdışından gelen bir telefonla öğreniyorum kanlı gemi baskınını. İki gün içinde İngilizce bir yazı yetiştirip yetiştiremeyeceğimi, ne hissettiğimi soruyorlar.
“Şaşırmadık” diyorum, “İşin en korkunç tarafı bu. Dehşete kapılsak da hiçbirimiz şaşırmadık.”
Birkaç siyah—beyaz fotoğraf: Deniz. Binlerce insan denize doğru yürüyor. Diz boyu suya girenleri, artlarından gelen kalabalık daha da ötelere itiyor. Biri kocaman bir sandığı sırtlamış, dengesini korumaya çalışıyor, boşta kalan eli yardım istercesine havaya açılmış. İki omuzunda da yükler taşıyan bir başkasının yüzü ızdırapla dolu. En öndeki adam, ihtiyar babasını oturtmuş omuzlarına, sağ kolunu kaldırmış, el ele tutuşmuşlar. Tek başına bir çocuk —dizlerine dek sıyırdığı pantalonu sırılsıklam, yün bere takmış— dudakları gergin, dişleri sıkılı, uzaklara bakıyor. Önce ağlıyor sanıyorsunuz, ama ağlamıyor, belki de gözyaşları içeri doğru akıyor. Uzaklardaki ufka, ufuktaki kör bir noktaya bakıyor. Görmeden. Vedalaşırcasına… Baktıkları, yürüdükleri, kaçtıkları yerde deniz. Açık deniz.
‘Ağır bombardımandan kaçan Filistinlilerin çoğu boğuldu’ diye yazıyor 1948 tarihli fotoğrafın altında. Deniz ikiye yarılmıyor, bir efsaneye değil, yalnızca bir belgesele dönüşüyor denize yürüyen Filistinliler.
Bir başka fotoğrafta, bir mülteci kampını görüyoruz. Kış sabahı, yalınayak bir kadın
sıkış tıkış çadırların arasında, çamurların içinde yürüyor. Çok ağır bir geçmişi peşi sıra sürüklüyor gibi. Ya da o geçmiş tarafından gerilere doğru, görünmeze doğru sürükleniyor gibi.
Hayfa yakınlarında bir park, palmiyeler, dev satranç taşları, bir zamanlar burada bir katliam yapıldığını gizliyor.
Bir başka fotoğrafta, limana yanaşan bir gemi, Avrupa’dan gelen binlerce göçmeni getiriyor, coşkuyla karşılanıyor. Soykırımdan kaçan Musevilerle dolu pek çok gemi batırılmıştı daha birkaç yıl önce.
Birbirini görmeyen, işitmeyen ama kolayca birbirine dönüşen kurbanla katil. En eski hikâyemiz.
En karanlık, kalıcı.
Doğumunu bile kaçırdığım gün çoktan yarılanmış. Saatlerdir yanıp duran gece lambamı kapatıyor, telefonumu şarja takıyorum.
Dipnot: Bahsettiğim fotoğraflar ve şiir, Ilan Pappe’nin ‘Filistin’de Etnik Temizlik’ kitabından. By Radikal Gazetesi