Kayıp mektup

‘Ne desem yalan gibiydi… Sizi iskelenize bıraktıktan sonra ikinci mevkide oturmuş, dünyada ilk yazıyı yazanı düşünüyordum.’ (‘Mektup’, Sait Faik)
Karanlığa uyanıyorum. Sabaha az kalmış olmalı. Yağmur durmuş. Yazı gecem! Daha başlamadan sonlanmış gibi. (Ateş düşürücü, ağrı kesiciler, iki ayrı astım ilacı…) Irmağın ortasını çoktan geçmiş, geri dönülemeyecek kadar uzaklaşmışım dünün kıyılarından. Huzursuz, kıpır kıpır uykusunda kent. Bekliyor, düş görüyor, unutuyor, mırıldanıyor. Yepyeni bir güne, aydınlık ve gerçek güne hazırlanıyor. Bense burada, kendi gecemde, gecemin kuytuluklarında kalabilseydim keşke. Ama çarem yok akıntıya kendimi bırakmaktan başka… Sürüklenmekten, ‘yarın’ dediğim kıyıya doğru sürüklenmekten başka. Aydınlık, sert, gerçek dünyaya doğru… Son yağmur bulutları terk ediyor kenti, uzaklarda bir yıldız, tek başına siliniyor.


“Ah bu ilk mektup! Bir elime geçse… Onu ben de size göndermek isterdim.” (Sait Faik)
Karanlığa açıyorum gözlerimi. Katmer katmer karanlığa… Canlı, kıpır kıpır, mırıldanan. Gecenin bu en ıssız, tedirgin saati. Uykuyla uyanıklığın, dünle yarının, ışıkla karanlığın henüz ayrışmadığı son saat. Çırpınan bir kanat sesi, tok, kısacık bir martı çığlığı, birkaç damla yağmur, kuytularda toplaşan, birbirine sokulan gölgeler. Son birkaç düş, gün ışığına yakalanmak istemeyen hayaletler gibi kaçışıyor, bir yıldız daha suskun, sitemsiz siliniyor. Usul usul, sanki parmak uçlarında yaklaşıyor sözcükler geceye, benim geceme, ‘gecem’ dediğim ıssızlığına doğru bu anın… Kentin uykusuyla, hayaletleriyle, korkularıyla dopdolu, içinden çıkıp geldikleri sokaklar kadar çamura bulanmış. Ay ışığına, gölgelere… Her biri birer yol, birer adım. Bir ağıt, bir ayna, bir çağrı, bir veda.
“Kendimiz olmadan, sesimiz duyulmadan başka birisine, bir tek kişiye bir şey söylemek için birtakım şifreler düşündük. Yazı sizin için yazıldı” (Sait Faik)
Sahi biz neden yazıyoruz? Kaybolduğumuz, bir kez daha kaybolduğumuz için. Kendimize doğrudan bakamayacağımız için. Kendimize, ötekine, geçmişe, şimdiye… Sözcüklere güvenmek binyılların alışkanlığı olduğu için. Başka çaremiz kalmadığı için. Duyabilmek için yazıyoruz. Bir çıpayı çekip çıkarmak için yürekten, yarım kalmış bir soluğu tamamlamak, karşı kıyıya bakabilmek için. Bir zamanlar bizdeyken, şimdi çoktan çekip gitmiş olanı hatırlamak için.
“Kaybolan yalnız, sevgiliye yazılmış, uydurulmuş ilk mektup. Merak ettiğim hep, o ilk ve en güzel yazı” (Sait Faik)
Sonuna dek açıyorum gözlerimi karanlığa. Canlı, kıpır kıpır, tedirgin, mırıldanan karanlık. Yazı gecesi. Bomboş kâğıtlar bekliyor beni, çekingen, ürkek sözcükler, ‘yarın’ dediğim gün ışığı. Mide, astım ilaçları, kahve, küllükler… Duymak, seslenmek, kaybolmak için yazıyorum. Hayata seslenmek, ölüleri duymak, uzaklara doğru kaybolmak… Bir yol yola damla damla yağan bir mektup olmak… Harf harf duvarlar örüyorum hayatın gediklerini kapatan, çukurlarını örten, çatısız duvarlar, anıtmezarlar… İçimdeki o hiçbir zaman çekip gitmeyecek, yok edilemeyecek olana inancımı koruyabilmek yazıyorum. Ölülerimle vedalaşabilmek için.
‘4. gün, hâlâ kimse gelmedi’ diye yazmıştı madenciler kazmalarının sapına.
Sanki yazdığımız, binyıllardır yazdığımız her şey, yanıtsız kalan bir çağrı, bir ayna, bir duvar. Uzun, upuzun bir veda mektubu. Her kayboluşunda yeniden yazılan…
“Toprağın içinde ve üstünde çalışıyoruz, bazen tepemizde bir dam, bazen yağmur altında, kazmayla, kürekle, kaldıraçla. Koca çimento torbaları taşıyoruz, tuğlalar örüyoruz, demir çubuklar döşüyoruz, çakıllar yayıyoruz, toprağı çiğniyoruz. Ancak şimdi kavrıyorum, eski uygarlıkları kurarken ödenen fiyatı”, diye yazmıştı Tadeusz, Borowski, Auschwitz’i anlattığı kitabında: “Biz pislik içinde yüzdük ve gerçek ölümlerle öldük” (‘Şu bizim Auschwitz’)
Polonyalı şair, yazar, direnişçi Borowski bir yıl kadar Auschwitz’e kapatıldı, gaz odalarını, nakilleri, Ölüm Yürüyüşü’nü atlattı. Toplama kamplarından sağ çıkmayı ve yazmayı başaran diğer yazarlar gibi, Primo Levi gibi, Antelme gibi ölmeyi seçti. İntihar ettiğinde henüz 29 yaşındaydı. (Hayatına, kitabına geri döneceğim) Alıntıladığım son cümleler Borowski’nin ‘Mektup’undan. Onun dayanılmaz sertlikteki kitabının belki en yalın, en umut dolu cümleleri:
“En sonunda hastalar uykuya dalınca seninle konuşmaya vakit buluyorum. Karanlıkta yüzünü görebiliyorum, Sözlerim acılık ve nefretle dolu oldukları için sana yabancı geliyordur, ama yine de dikkatle dinlediğini biliyorum. Senin kaderin artık bir parçam oldu benim… Hastane ranzalarındaki vücutlarımızdan başka bir yerimiz kalmasa bile, anılarımız ve duygularımız olacak yine de.” By Radikal Gazetesi