İlk mektup

‘Ne desem yalan gibiydi. Selviler Arnavutköyü’ne doğru mırıldanıp dururdu. Bir taka İstanbul’a gider; bir yelkenli böcek yüklü bize doğru gelirdi. Tepelerden, ‘Kırk katır mı istersin, kırk satır mı?’ diyen bir masal cezası havası eserdi.
Rıhtımın kırık taşına oturmuştuk. Bulutlar yıldızlara bir şeyler götürürdü. Beklerdik. Masalımıza aydan çocuklar gelecekti.
Sizi iskelenize bıraktıktan sonra ikinci mevkide oturmuş, dünyada ilk yazıyı yazanı düşünüyordum.’ (‘Mektup’, Sait Faik).
Bir pazar sabahı, Burgaz’a doğru yolculuk.


Kuyruklar, turistler, satıcılar, yakıcı güneş ve susuzluk. Sefer sayısı bir türlü artmadığından tıklım tıkış ada vapuru, bir gün önce ‘alkol aramasından’ geçmiş. Şimdiden tere bulanmış insan bedenleri, çantalar, paketler, çay bardakları arasına sıkışmış, bir anma törenine doğru yola koyulmuşum. Yazın ilk günü.
Bütün mavileri kendinde toplayan bir gün, yani benim için yazın ilk günü. Yüzlerce kez gidilmiş, görülmüş, terk edilmiş bir ada, sırf benim yaz günüm için, sanki bir kez daha doğuyor köpüklerden, her daim güzel köpüklerden… Gözleri acıtan gün ışığı, geceki fırtınadan geriye kalmış son birkaç dalga, unutulmuş deniz kokusu. (Yoksa bu aynı deniz mi, bir hastane odasından günlerce seyrettiğim denizle aynı olabilir mi?)
Kalabalıkların arasında bir yer açmışım kendime, pencereye tünemiş tuhaf, sessiz bir kuş gibi. Cep telefonları çalıyor dört bir yanda, yere oturmuş gençler art arda şarkılar söylüyor, içlerinden bir genç kızın narin, sade, gösterişsiz sesi orasından burasından sarkmaya başlayan ezgileri toparlayıp sunuyor. Sanki bir şeyler hatırlanmak istiyor bu ezgiyle birlikte, özlenmek istiyor. Bir anı, bir insan, bir ağaç… Bir hikâye. Defalarca yinelenmiş cümleler, sorular, çağrılar, sitemler, yalanlar… Bütün bunlar yaşamaya ait, diyorum, aynı şu gök, şu ışık, şu dalgalar gibi, şu çığlık çığlığa açlığı gibi bizi izleyen martıların. Ne yazık ki, bütün bunlara bir adım yaklaşabilmek için ezgilere gereksinmen var, sözcüklere, hikâyelere…
Sesler, çağrılar, başkalarının gürültüsü. Bunca ses, bunca suskunluk arasında yeniden doğmayı bekliyorum. Sonsuzluğun üzerinde köpük köpük uçuveren sözcüklerden, bu yaz günü için…
“Olamaz; ilk defa birçokları için yazmadık. Kendimiz olmadan, sesimiz duyulmadan başka birisine, bir tek kişiye bir şey söylemek için birtakım şifreler düşündük.
Yazı sizin için yazıldı.”
İlk söz, ilk ışık. Gündoğumları. Sonsuza dek anlamla dolmuş ışık.
Yoksa aynı ışık mı bu, olabilir mi, bir hastane odasında ya da bir hücrede gördüğün ışıkla? Gözlerini açtığında ya da kapadığında gördüğün ışıkla?
Ben insanları sevebilmek için yazıyorum, diyorum. (Sevgi üzerine ne desek sanki yalan gibi. ‘Edebi’ cümleler dışında, ima edildiği an alaylı bir gülümseme, acımayla karışık bir küçümseme, hatta düpedüz surata inen bir şamarla karşılanan bir sözcük.) Hiç de kolay değil insanları sevmek, her geçen gün daha da güçleşiyor. Ama belki Sait Faik’i tekrar tekrar okuyarak öğrenebiliriz sevmeyi.
“Ben böyle bir ilk mektubun ağaç üzerine yazıldığını görüyor gibiyim. Yazanın da, okuyanın da heyecanı bende… Ah bu ilk mektup! Bir elime geçse… Onu ben de size göndermek isterdim.”
Fırtınada sandalı devrilen dört gencin haberiyle buz kesiyor tören, ölümle diğer bütün sözcükler arasındaki korkunç orantısızlık, bütün sesleri boğuyor. Sahi biz
neden yazıyoruz?
“Kaybolan yalnız, sevgiliye yazılmış, uydurulmuş ilk mektup… Merak ettiğim hep, o ilk ve en güzel yazı.”
Gözlerimi karanlığa açıyorum, daha bir iki saat var sabaha, yazı gecem. Yeraltındaki madencilerden hâlâ haber alınamamış. O ağır, kopkoyu, umutsuz bekleyişi düşünüyorum, damla damla hayattan kopup ölüme akan zamanı, günışığına duyulan yakıcı özlemi… Ama sanki ne desem yalan gibi.
“4. gün, hâlâ kimse gelmedi” diye yazmıştı, 263 işçinin öldüğü Kozlu’da madenciler kazmalarının sapına. Ya o ilk, en eski mektup böyle bir şeyse? Yazıyı icat ettiğinde insanoğlu, tekerleği ve ateşi (karşılığında yenilenen bir organını, ciğerini heba etmiş) yerleşik düzeni ve özel mülkiyeti çoktan keşfetmişti. Taş ocaklarında, altın madenlerinde yazılmış kayıp mektupsa ‘insan ruhu’ dediğimiz uçurumun bir çukurunda parçalanıp gitti, toza ve küle, kana ve tarihe dönüştü.
Dipnot: Bugünkü yazımı bütünüyle Sait Faik üzerine kuracaktım, olmadı. Diğer haftalardaki gibi, pazartesi günü kaldığım yerden sürdürmeyi deneyeceğim.
Alıntıların tümü ‘Mektup’ adlı öyküden. By Radikal Gazetesi