Yaratıcı yazının akşamı

Eleştirinin insan ömründe bütüncül bir arınma gerçekleştirdiğini anlatmayı pek çok kez denedim, ama yıllar içinde düşünmeden hep aynı kalan kayayı yerinden oynatmanın ne denli zor olduğunu gördüm. Rüzgârın, havanın, suyun bile duruş biçimini değiştirmek için sabırla uğraştığı kayanın orda durduğu yerdeki halinden hoşnut kalışı hiç de anlamlı değil, ama yazık ki böyle.
Oysa eleştiri, karşısındakini anlamaya çalıştıkça kendini sürekli değiştirirken okuduklarına da farklı bir bakış açısı, o güne dek bilinmeyen anlamlar yükler ve bu ilişkiden aldıklarıyla zaman içinde öylesine olgun bir bilinç, bellek, tavır oluşturur ki, kendinden başkalarının anlayamadıklarını sezer, öngörür.
Aslı Erdoğan’ı herkesten çok anladığımı söylemem elbette doğru olmaz, çünkü Mucizevi Mandarin’i okuduğumda onun yaratıcılığını anladığımı, Kırmızı Pelerinli Kent’in yazılıp bitmesini görmeden de yepyeni bir yazarın o sıralarda yoksulluktan kurtulma savaşımı veren edebiyatımıza bir ışık gibi yaklaştığını sezdiğimi hatırlıyorum, ama Kabuk Adam’ı sonradan okudum. Gene de belli ki hüner bende değil, eleştirinin soyutlama ve yeniden yaratma gücüne inanmaktadır.
Aslı Erdoğan’ın Hayatın Sessizliğinde anlatısını okurken sorguluyorum yazarla ilişkimi. Karşımda hep yakınlık duyduğum bir yazar ve kitabı var. Genç bir yazarın (demek son kitabını yazdığında daha otuz bir yaşındadır) son kitabından tam yedi yıl sonra yayımlanabilen yeni kitabı; öncekilerden farklı bir metin. Hayatın Sessizliğinde öykü değil, roman değil, belirsizliğine bir ad verip anlatı desek, o da değil. Yazarı aramasa da, elindeki kitabın ne olduğunu hep sorgulayan bir okur var artık.
Elbette anlamın izinden ayrılmaz Aslı Erdoğan gibi yazarlar; bu kez de şiirin biçim özelliklerini içselleştirmiş metinler anlamları dil içinde, sözcüklerde ve dilin söze dönüştüğü her yerde buluyor. Hayatın Sessizliğinde’nin asıl sorunu sözün büyüsü, sessizliği ve sesi, taşıdığı anlamlar. Bir dizi metin ayrı yerlerden çıkıp aynı yere yönelirken birdenbire toparlanıp başka bir yere savruluyor, içinde taşıdığı uyumu bir an bile bozmamaya özen gösteren yazarın yarattığı söz fırtınası olarak esiyor. Bu söz fırtınasının içinden okurun kendine yararlı anlamları seçmesi neredeyse olanaksız gibi.

Yazarı silen dünya
Aslı Erdoğan’ın bu kitabındaki metinleri seçerken tekil anlamları atıp çözmek gibi bir sorunu olduğunu sanmıyorum. Bütüncül bir dil yaratmaya çalışmış o, ama dil yaratmak için de değil. Aslında bu kuşak içinden çıkan yaratıcılar arasında nitelikli söze, anlama, insana ve hayata ilişkin kaygılarını yazdıklarıyla en çok birleştiren yazarlardan oluşu Aslı Erdoğan’ı önemli kılan nedenler arasında değil midir?
Başka bir nedenle yaptığı benzetmeye uygun deyişle, nasıl örülürse bir kazak, öyle örmüştür Hayatın Sessizliğinde’deki metinleri, okur da sökebilsin dilediğince ve belki de, kendi kazağını örsün diye. Bu, Aslı Erdoğan’ın yüksek düzeydeki yaratıcılığını ortadan kaldırmıyor, tersine onun okurla özdeşleşen bir ortak metin kurduğunu gösteriyor. Şiirsel ve metin denebilecek yazının örneklerini veren öteki ustalara öykündüğünü de hiç sanmıyorum. Aslı Erdoğan’ı bilenler, bu metinlerin onun yazınsal dünyasının doğal hâli olduğunu hemen görürler.
Aslı Erdoğan, kendini yazdığı metne yabancılaştıran bir tutumdan alıyor yaratıcılığını. ”Narkissos’un Maskeleri” bölümünde bu yaratıcılığın düşünsel dayanağını dokur. Yazı, onun için de kendini aramak için girdiği ormandır, yalnızlığını en çok orada bulduğu, ne özgürlüğü, ne tutsaklığı yaşadığı…
Yazar, herkes adına konuşmak için mi yaratılmıştır? Ondan bunu bekler kalabalıklar. Kendini anlatırken aslında başkalarını anlatır belki, ama gizlenmesi gerektiği için kimliğini bile tanımlayamadığı olur. Başkalarında kendini bulduğu, yaratıcı yazıyla sıradan olanın özdeşleştiği yerde kendini yadsıyan kısacık ömürlü bir kelebektir o. Demek ki kendini anlatmak için dışındaki dünyaya gidecektir, anlattıkça yazarı silen dünyaya…
”Narkissos’un Maskeleri”nde doğal kişiliğiyle değil de, yazar kişiliğiyle anlatılır yazar: ne adı bellidir, ne cinsiyeti, ne yaşadığı mekân ve uzam. Belki yaralı kişiliği Aslı Erdoğan’a gönderir yazarı, onun yaralarını sarmaya, bir daha asla kendi olmayacak yazarı yeniden yaratmaya çalışır. Ona bir ad verir, ama bir adı olması bile uğradığı kişilik yarılmasını onarmaya yetmez. Yazar—kadın, Orpheus gibidir Aslı Erdoğan’a göre: başı belada, ömrü kısa, duygusu lirik, aradığı sevgiyi bulması olanaksız. Bunları yazarın kendine tuttuğu aynada gördüğü belli, yoksa ”kadın—yazar”ın aynı hâli taşıdığını söylemek yersiz bir zorlama olur.
Hayatın Sessizliğinde’de, ”Kadının adını buldum, daha doğrusu o kendi adına doğru koştu: Özgür,” der sonra.

Kırmızı Pelerinli Kent’in Rio cangılında yitirdiği, ölüme koşan Özgür.
Son on yılda edebiyatımızda yazılmış en önemli metinlerden olan Kırmızı Pelerinli Kent, Aslı Erdoğan’ın kahramanı Özgür’ün hayatı ters yüz etmeye koşullanmış öyküsünü olduğu gibi, okurken testereyle biçimlendirilen bir hayatı ve onu bütün katmanlarıyla sergileyen yaratıcı yazının soğuk hünerini anlatır. Aşktan önce ölüm duygusunu anlatı boyunca yansıttığı için Özgür’ün ölümünü kaçınılmazlaştıran Kırmızı Pelerinli Kent, neden sonra değeri anlaşılmış bir romandır ve Aslı Erdoğan’ın yaratıcılığının doruk noktasıdır. Orada ”Narkissos’un Maskeleri”nin Özgür’ünü anlatan roman ile Özgür’ün romanda yazdıkları birbirini tamamlar.
Hayatın Sessizliğinde, Aslı Erdoğan’ın Kırmızı Pelerinli Kent’ten bu yana süren uzun bekleyiş döneminin ürünü. Eleştiri, yakından izlediği bir yazarın hangi döneminin hangi ürüne gebe olduğunu, aslında doğumunu ertelediği asıl yapıtı yerine araya giren yapıtının ne ve nasıl olabileceğini önceden de anlayabilir. Aslı Erdoğan benim için bu soy yazarlardan: kendime yakın bulduğum, daha öteye geçmesini, dahası, Kaf Dağı’nın ardını görmeden geri dönmemesini sabırla beklediklerimden. Oradan kucakladığı hazinenin parıltısını buradan görmek verir sabrın suyunu.
Sanırım önce Tahta Kuşlar’ı bekliyorum. Adam Öykü’nün 11. (Temmuz—Ağustos 1997) sayısında kısa, ama bana kalırsa yoğun biçimi yayımlanan, öteki uzun biçimiyle de Berlin’de ödül aldığı için ilgi çeken ”Tahta Kuşlar” öyküsünün adını vereceği öykü kitabını tamamlayamadı Aslı Erdoğan. Oysa yıllar önce yayımlanacaktı, ama o birkaç öykü bir türlü yazılamadı.
Bir de, biliyorum, hoyrat ellerin tuzaklarla dokuduğu hayat var yazarın karşısına dikilen. Aslı Erdoğan, yazının içinde, ama yazınsal dilin dışında yok edici bir kabalığa da uğradı ve kişiliğiyle ne denli sıkı dursa da kabalığın karşısında, yazar olarak duramadı.
Böylece Tahta Kuşlar bir daha ertelenmiş oldu. Mucizevi Mandarin ile Kırmızı Pelerinli Kent’i tamamlayacak bu önemli kitabı gelecekte okuyacağımızı sanıyorum. Hayatın Sessizliğinde ise, adını andığım üç kitabı kadar bütüncül kurulmamış bir derleme olarak neden sonra çıktı. Derleme, ama gene de Aslı Erdoğan’ın ustalığı şurada ki, tamamlanmış bir biçim ve dil birliği taşıyan metinler bunlar. Böyle olduğu için metinleri zorla birbirine bağlayıp bir roman gibi çözümlemeye de gerek yok.

Sözcük sağanağı
Doğrusu, kitabın iç kapağında tür adının ”Şiirsel Düzyazı” olarak verilmesini doğru bulmadım. Ne olduğu tam belli olmayan, sanki yazılanın değerini hafifleten, zorlama bir ad ”şiirsel düzyazı”. Böyle bir tür adı konmasaydı da olurdu ki, Aslı Erdoğan’ı bilmeyen okurları yönlendirmeye yarayacak ”şiirsel düzyazı” adının yazınsal bağlamda bir yeri de yok.
Hayatın Sessizliğinde’deki metinlerin dili, önce sözcük gerektirir. Yeni zamanların yazı dilindeki sözcük sayısının ne denli azaldığını düşünürsek eğer, Hayatın Sessizliğinde’nin, sözcük sağanağı altında kurulan yazınsal dilin olanaklarının neler olabileceğinin yeniden hatırlanmasına neden olduğunu da saptayabiliriz. ”Avuç avuç sözcük atıyorum sessizliğe,” derken benim düşündüğümü düşünmüyordu Aslı Erdoğan, ama bu sözlerinin de aynı noktaya yöneldiğine kuşku yok.
Kırmızı Pelerinli Kent’te şunlar yazılıdır:
”Özgür, uzun süre, içinde yaşadığı gerçek ama akıldışı dünyayı, kurgusal ama daha gerçek olanla değiş tokuş edecek bir yazar aradı.”
Aslı Erdoğan yaşadığı akıldışı dünyanın yerine kurgusal, ama daha gerçek olan bir dünyayı geçirerek sıkıntılarından kurtulmak için yazıyor. Bunda başarılı olduğu için onu kuşağının en değerli yazarlarından sayıyorum. Özgür de aradığı yazarı bulmuştur.
Onun gibi yazarlarla, Bir dönüşünü daha tamamlar dünya. Sözcüklerin akşamı iner. Yaratıcı yazının gündüzü değil, akşamları okunmaya değer.

%d bloggers like this: